Son hızla demokratikleşiyoruz(!)
Bundan sonra hedefin 2011 seçimleri için iktidara “dikensiz gül bahçesi” yaratmak olduğunu, bu seçim sürecine çoktan girildiğini yazmıştım. Dikensiz gül bahçesini elde etmek de siyasi gücün hatalarını denetleyecek veya cumhuriyet ilkelerini, Anayasa’yı koruyabilecek kurumları önce tek tek “sakat”a çıkarmakla, sonra da ele geçirmekle mümkündür malûmunuz.
Onun için şu günlerde artık ülkenin, toplumun en hayati sorunlarının bir yana bırakıldığını, dolu dizgin bu kurumların üstüne gidilmekte olduğunu izliyoruz hep birlikte. Çok üzücü bir süreç bu, çünkü o kurumların ele geçmesine de az bir mesafe kalmış durumda.
Bazı gazeteleri okuduğunuzda “acaba tek misyonları orduya, yargının ve medyanın bağımsız kalabilen kesimlerine düşmanlık mı? Onları toptan yok etmek mi” diye düşünüyorsunuz.
Darbeye, muhtıraya karşı çıkmak her demokrat vatandaştan, gazeteciden beklenen şeydir ama örneğin; Yaşar Büyükanıt “27 Nisan bildirisini kimseye danışmadan, tartışmadan tek başıma yazdım ve yayınladım. Hiç de pişman değilim” diyor, bu bildirinin “bireysel sorumluluğunda olduğunu” TV’den ilan ediyorsa bir gazete hâlâ “27 Nisan muhtırasıyla topluma meydan okuyan ordu” yazar mı? Bunu yazmasına ve her gün orduyu darbeyle özdeşleştirerek yıpratıcı yayınlar yapmasına rağmen tek bir kez “27 Nisan muhtırası ve Büyükanıt sorgulanmalı” demez mi?
Oysa eğer onun duymadığı pişmanlık bugün ordunun alnına yapıştırılıyorsa, sonsuza kadar da bu damga korunacaksa (ki öyle) Büyükanıt bu pişmanlığı duymak, eylemini açıklamak zorundadır. Aynı şekilde, tek bir yazıda ordudan sonra sırayla Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) saldırıları görmek mümkün... “Anayasa Mahkemesi Anayasa’yı çiğnedi” deniyor örneğin...
Ne zaman, nasıl, nerede çiğnemiş (5 N, 1 K) sorularının cevapları yok ama yapıştır gitsin. Bilmeyeni, anlamayanı etkilersin belki...
Kendini iktidar baskısından kurtarmaya çalışan, yetkileri tümüyle elinden alınan HSYK için son moda ise Kurul’un “Ergenekon ile bağlantılı olduğu” imajı yaratmak... “Bir üyesinin Ergenekon sanığı ile fotoğrafı var, öyleyse HSYK’nın da bağlantısı var” ... Suçu kesinleşmemiş, bir iddia ile tutuklanmış onlarca insan “sanık” durumunda cezaevinde yargılanmayı beklerken, henüz bu soruşturmada suçu delillerle kanıtlanmış tek bir kişi bulunmazken, bunlardan biriyle fotoğrafı olan herkes Ergenekon sanığı mı sayılacak, buna kim inanır?
Ama onlar defalarca yazıyorlar, söylüyorlar, artık kim inanırsa?
Üstelik “AB sürecinde gerçeklerin ortaya çıktığı” gibi destekleyici cümlelerle Avrupa’yı da yalan veya yanlış yorumlarına ortak ediyorlar, hem de AB’nin “Yargı üzerinde, HSYK üzerinde hükümet baskısı var. Türkiye öncelikli olarak yargı bağımsızlığını sağlamalı” uyarısını göndermesinin üzerinden daha sadece 2 gün geçmesine rağmen...
Ama bunlara bile artık şaşırmıyoruz. Yıllardır sergilenen oyunların son perdesine girildiği için gözler kararmış şekilde son kurumların da hesabı görülmekte, defteri dürülmekte...
Dünyanın hemen tüm demokratik ülkelerinde var olan, görevi ise “Meclis’lerin hatalarını denetlemek, önlemek” olan Anayasa Mahkemeleri’nin “diğer ülkelerde olmadığını” bile söyleyebilenlerin halkı her şekilde aldatması mümkündür. Bağımsız medya, Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu görüldüğü gibi son 3 hedeftir. Bu kurumlar üzerindeki aşırı siyasi baskıyı gözden kaçırmak, tersyüz etmek görevini de bir “medya ve akademisyenler kesimi” üstlenmiştir.
Ne demişti Bülent Arınç; öncelikle ordu,
“yüksek yargı ve medya demokratikleşecek” demişti. Son hızla demokratikleşiyoruz (!), hayırlara vesile olur inşallah!
*****
NEDEN HEP AYNI GAZETECİLER?
Dikkati çekmeyecek gibi değil, AKP’nin daha önce hiçbir hükümette görülmemiş şekilde ilk günden başlayarak kendi medyasını oluşturması, bunun için devlet bankalarından teminatsız dev krediler verilmesi bir yana yine ilk günden “her eylemlerine kayıtsız şartsız destek verecek gazeteci” seçmeyi de sürdürdüler.
Diğer ülkelere gezilerde hep aynı isimler, Köşk’e davet edilenler aynı isimler, basına verilen yemeklerde aynı isimler ve nihayet İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” adı altında ön açıklamasını yaptığı Kürt açılımı çalıştayında da aynı isimler... Görünen o ki demokratik açılımın tartışılması hiç de demokratik değil. Sadece senin gibi düşünenlerin farklı bir görüşten söz etmeyecek olanların davet edildiği tek sesli bir çalıştaya kim demokratik diyebilir?
Buradan çıkan anlam maalesef; iktidarın aslında kararını verdiği ve kendisini destekleyecek gazetecilere bunun açıklamasını yapacağıdır. Yani kendilerine sesi gür tasdikçi arıyorlar.
Karşılıklı okeyleştikten sonra, “siz kimseyi dinlemeyin, bildiğinizi yapın” gazlarını aldıktan sonra o karar da topluma dayatılacak. İşte iktidarın seçtiği gazetecilerin “en demokratik hükümet” deyip durduğu hükümetin demokrasi anlayışını, demokratik medya anlayışını ortaya koyan en açık örnek!
KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberd...h=03.08.2009&Newsid=252013&Categoryid=4&wid=4
Bundan sonra hedefin 2011 seçimleri için iktidara “dikensiz gül bahçesi” yaratmak olduğunu, bu seçim sürecine çoktan girildiğini yazmıştım. Dikensiz gül bahçesini elde etmek de siyasi gücün hatalarını denetleyecek veya cumhuriyet ilkelerini, Anayasa’yı koruyabilecek kurumları önce tek tek “sakat”a çıkarmakla, sonra da ele geçirmekle mümkündür malûmunuz.
Onun için şu günlerde artık ülkenin, toplumun en hayati sorunlarının bir yana bırakıldığını, dolu dizgin bu kurumların üstüne gidilmekte olduğunu izliyoruz hep birlikte. Çok üzücü bir süreç bu, çünkü o kurumların ele geçmesine de az bir mesafe kalmış durumda.
Bazı gazeteleri okuduğunuzda “acaba tek misyonları orduya, yargının ve medyanın bağımsız kalabilen kesimlerine düşmanlık mı? Onları toptan yok etmek mi” diye düşünüyorsunuz.
Darbeye, muhtıraya karşı çıkmak her demokrat vatandaştan, gazeteciden beklenen şeydir ama örneğin; Yaşar Büyükanıt “27 Nisan bildirisini kimseye danışmadan, tartışmadan tek başıma yazdım ve yayınladım. Hiç de pişman değilim” diyor, bu bildirinin “bireysel sorumluluğunda olduğunu” TV’den ilan ediyorsa bir gazete hâlâ “27 Nisan muhtırasıyla topluma meydan okuyan ordu” yazar mı? Bunu yazmasına ve her gün orduyu darbeyle özdeşleştirerek yıpratıcı yayınlar yapmasına rağmen tek bir kez “27 Nisan muhtırası ve Büyükanıt sorgulanmalı” demez mi?
Oysa eğer onun duymadığı pişmanlık bugün ordunun alnına yapıştırılıyorsa, sonsuza kadar da bu damga korunacaksa (ki öyle) Büyükanıt bu pişmanlığı duymak, eylemini açıklamak zorundadır. Aynı şekilde, tek bir yazıda ordudan sonra sırayla Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) saldırıları görmek mümkün... “Anayasa Mahkemesi Anayasa’yı çiğnedi” deniyor örneğin...
Ne zaman, nasıl, nerede çiğnemiş (5 N, 1 K) sorularının cevapları yok ama yapıştır gitsin. Bilmeyeni, anlamayanı etkilersin belki...
Kendini iktidar baskısından kurtarmaya çalışan, yetkileri tümüyle elinden alınan HSYK için son moda ise Kurul’un “Ergenekon ile bağlantılı olduğu” imajı yaratmak... “Bir üyesinin Ergenekon sanığı ile fotoğrafı var, öyleyse HSYK’nın da bağlantısı var” ... Suçu kesinleşmemiş, bir iddia ile tutuklanmış onlarca insan “sanık” durumunda cezaevinde yargılanmayı beklerken, henüz bu soruşturmada suçu delillerle kanıtlanmış tek bir kişi bulunmazken, bunlardan biriyle fotoğrafı olan herkes Ergenekon sanığı mı sayılacak, buna kim inanır?
Ama onlar defalarca yazıyorlar, söylüyorlar, artık kim inanırsa?
Üstelik “AB sürecinde gerçeklerin ortaya çıktığı” gibi destekleyici cümlelerle Avrupa’yı da yalan veya yanlış yorumlarına ortak ediyorlar, hem de AB’nin “Yargı üzerinde, HSYK üzerinde hükümet baskısı var. Türkiye öncelikli olarak yargı bağımsızlığını sağlamalı” uyarısını göndermesinin üzerinden daha sadece 2 gün geçmesine rağmen...
Ama bunlara bile artık şaşırmıyoruz. Yıllardır sergilenen oyunların son perdesine girildiği için gözler kararmış şekilde son kurumların da hesabı görülmekte, defteri dürülmekte...
Dünyanın hemen tüm demokratik ülkelerinde var olan, görevi ise “Meclis’lerin hatalarını denetlemek, önlemek” olan Anayasa Mahkemeleri’nin “diğer ülkelerde olmadığını” bile söyleyebilenlerin halkı her şekilde aldatması mümkündür. Bağımsız medya, Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu görüldüğü gibi son 3 hedeftir. Bu kurumlar üzerindeki aşırı siyasi baskıyı gözden kaçırmak, tersyüz etmek görevini de bir “medya ve akademisyenler kesimi” üstlenmiştir.
Ne demişti Bülent Arınç; öncelikle ordu,
“yüksek yargı ve medya demokratikleşecek” demişti. Son hızla demokratikleşiyoruz (!), hayırlara vesile olur inşallah!
*****
NEDEN HEP AYNI GAZETECİLER?
Dikkati çekmeyecek gibi değil, AKP’nin daha önce hiçbir hükümette görülmemiş şekilde ilk günden başlayarak kendi medyasını oluşturması, bunun için devlet bankalarından teminatsız dev krediler verilmesi bir yana yine ilk günden “her eylemlerine kayıtsız şartsız destek verecek gazeteci” seçmeyi de sürdürdüler.
Diğer ülkelere gezilerde hep aynı isimler, Köşk’e davet edilenler aynı isimler, basına verilen yemeklerde aynı isimler ve nihayet İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” adı altında ön açıklamasını yaptığı Kürt açılımı çalıştayında da aynı isimler... Görünen o ki demokratik açılımın tartışılması hiç de demokratik değil. Sadece senin gibi düşünenlerin farklı bir görüşten söz etmeyecek olanların davet edildiği tek sesli bir çalıştaya kim demokratik diyebilir?
Buradan çıkan anlam maalesef; iktidarın aslında kararını verdiği ve kendisini destekleyecek gazetecilere bunun açıklamasını yapacağıdır. Yani kendilerine sesi gür tasdikçi arıyorlar.
Karşılıklı okeyleştikten sonra, “siz kimseyi dinlemeyin, bildiğinizi yapın” gazlarını aldıktan sonra o karar da topluma dayatılacak. İşte iktidarın seçtiği gazetecilerin “en demokratik hükümet” deyip durduğu hükümetin demokrasi anlayışını, demokratik medya anlayışını ortaya koyan en açık örnek!
KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberd...h=03.08.2009&Newsid=252013&Categoryid=4&wid=4