- Katılım
- 10 Kas 2005
- Mesajlar
- 10,456
- Reaction score
- 0
- Puanları
- 0
Türkiye-İsrail ilişkileri bir “gelgit”i andırıyor... Son 20 yılı ikiye bölerek inceleyebiliriz bu “gelgit”i...
90’lı yıllar “gel” yıllarıydı; 2000’li yıllar da “git” yılları oldu.
“Gel yılları”ndaki Türk hükümetlerinin, ikili ilişkilerin gelişmesinden, yani “suların yükselmesinden”, Ortadoğu perspektifli bir siyasi fayda sağlamaları olanaksızdı.
Türkiye, İsrail’le yakın ilişkilerini Batı’da pazarlamıştır, o başka... Bu bölgede ise o ilişkilerin reklamını yaparak moral destek ve prestij kazanmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Ama tersi, yani “İsrail gelgiti”nin “git yılları”nda, yani “sular çekilirken” İsrail’i adeta “şamar oğlanı”na çevirip, sonra atılan tokatların karşılığını, Türkiye’de ve İslam aleminde “puan” olarak toplamak pekâlâ mümkündür.
AKP’ye İsrail enerjisi
Biliyorsunuz gelgitler bedava enerji kaynağıdır. Su, hem gelirken enerji üretir, hem giderken...
Bir varsayım: Türkiye’yi bir merkez partisi yönetiyor olsaydı, “İsrail gelgiti”nin “git”inden “siyasi enerji” üretmeyi aklına bile getirmeyebilirdi. Ama bakın iktidardaki “ılımlı siyasal İslam partisi”ne; İsrail’in gidişinden nasıl da “bedava siyasi enerji” üretiyor...
Başbakan Erdoğan’ın kıskandığı, “Yahudilerin yattıkları yerden para kazanması durumu” gibi değil; zahmet edip bir tokat atacaksınız...
Tokatlar yine de “bedava”dır... Çünkü karşılığında ağır bir siyasi ya da ekonomik fatura ödenmeyecek.
AKP, “İsrail’i tokatlamayı” nasıl bedavaya getiriyor açıklayayım...
Bir: Türkiye 90’lı yıllarda, Suriye’nin kendisine karşı kullandığı PKK tehdidini, İsrail’le güvenlik odaklı sıkı ilişkiler kurarak karşılama yoluna gitmiştir ve başarılı da olmuştur. Bu ilişki İsrail’in de çok işine yaramıştır; hem siyasi hem de ekonomik yönlerden...
1999’un sonunda Suriye tehdidi ortadan kalkmış, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesini izleyen süreçte Türkiye’nin PKK sorunundan kaynaklanan güvenlik kaygıları önemli ölçüde azalmıştı. Bu durum neticesinde, İsrail’le yakın askeri ilişkilerin, 2000’lerde bir avantaj olmaktan tedricen çıkarak, bölgede Türkiye’nin hareket sahasını daraltıcı bir potansiyel kazanmaya başladığını görüyoruz.
İki: 2000’lerde AB perspektifi, olumlu küresel koşullar ve istikrar sayesinde nispeten büyük bir ihracatçı ekonomiye dönüşen Türkiye, İslam dünyası ve Ortadoğu pazarlarında derinleşmek zorundaydı.
Türkiye’nin azalan güvenlik kaygıları, bölgesinde İsrail’le “yakın görüntü” vermesini zaten gereksiz hale getirmişken, “ekonomik realite” bunu büsbütün imkânsızlaştırıyor.
Ekonomik realite Türk dış politikasına bir odak kayması yaşattı. Soğuk Savaş ve onu izleyen 90’lı yıllarda dış politikanın odağındaki “güvenlik”, yerini “ekonomi”ye bıraktı.
Üç: Türkiye, ekonomik büyüme ve AB perspektifi sayesinde “yumuşak güç” unsurlarını da geliştirdi...
“Ekonomi odaklı” dış politikası, Türkiye’yi bölgesinde “yumuşak güç” kullanmaya zorluyor. İsrail’le “stratejik ortaklık” algısı yaratan bir Türkiye, yumuşak gücünü bu bölgede etkili biçimde kullanamaz.
Dört: Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında bölgesinde ve dünyadaki konum ve ilişkilerini yeniden düzenleme arayışında. Bu bağlamda Ermenistan’la başlatılan normalleşme süreci ilerlerse, ABD Kongresi’ndeki “Ermeni soykırımı tasarısı” baskısı hafifleyecek ve belki de ortadan kalkacak. Dolayısıyla Ankara’nın ABD Kongresi’ndeki Yahudi lobisinin desteğine artık eskisi gibi ihtiyacı olmayacak.
Obama faktörü
Ayrıca Obama Yönetimi, son on yıllarda İsrail’e en az müsamaha gösteren Amerikan liderliği oldu... Bu da AKP diplomasisine ayrı bir özgüven kazandırıyor...
İran’ı da hesaba katmalıyız... İsrail uçaklarının “Anadolu Kartalı”na katılması, Gazze’yi bombaladıkları için reddedilmiştir belki ama yarın o uçakların İran’ı bombalamayacakları ne malum? AKP, İran’ın kaygılarına çok önem veriyor.
Bu tabloda şu dengesizliği görüyoruz: Türkiye’nin İsrail’e eskisi gibi ihtiyacı yok ama İsrail’in Türkiye’ye ihtiyacı aynı düzeyde sürüyor.
Daha çok reel politika
Sonuç: Türkiye’yi bir merkez partisi yönetiyor olsaydı İsrail’le ilişkiler yine gözden geçirilecekti ama bu iş AKP’nin yaptığı gibi ideolojik saiklerle kırıp dökerek yapılmayacaktı.
Tatbikat sorunu krizsiz halledilebilirdi... Son derece sakıncalı olan “Ayrılık” dizisi ise tuz biber ekmiştir.
İsrail’le ilişkiler her şeye rağmen önemlidir.
Türkiye’nin dış ilişkilerinde daha çok “reel politika”ya ihtiyacı var; ideolojiye ise hiç ihtiyacı yok.
kaynak
90’lı yıllar “gel” yıllarıydı; 2000’li yıllar da “git” yılları oldu.
“Gel yılları”ndaki Türk hükümetlerinin, ikili ilişkilerin gelişmesinden, yani “suların yükselmesinden”, Ortadoğu perspektifli bir siyasi fayda sağlamaları olanaksızdı.
Türkiye, İsrail’le yakın ilişkilerini Batı’da pazarlamıştır, o başka... Bu bölgede ise o ilişkilerin reklamını yaparak moral destek ve prestij kazanmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Ama tersi, yani “İsrail gelgiti”nin “git yılları”nda, yani “sular çekilirken” İsrail’i adeta “şamar oğlanı”na çevirip, sonra atılan tokatların karşılığını, Türkiye’de ve İslam aleminde “puan” olarak toplamak pekâlâ mümkündür.
AKP’ye İsrail enerjisi
Biliyorsunuz gelgitler bedava enerji kaynağıdır. Su, hem gelirken enerji üretir, hem giderken...
Bir varsayım: Türkiye’yi bir merkez partisi yönetiyor olsaydı, “İsrail gelgiti”nin “git”inden “siyasi enerji” üretmeyi aklına bile getirmeyebilirdi. Ama bakın iktidardaki “ılımlı siyasal İslam partisi”ne; İsrail’in gidişinden nasıl da “bedava siyasi enerji” üretiyor...
Başbakan Erdoğan’ın kıskandığı, “Yahudilerin yattıkları yerden para kazanması durumu” gibi değil; zahmet edip bir tokat atacaksınız...
Tokatlar yine de “bedava”dır... Çünkü karşılığında ağır bir siyasi ya da ekonomik fatura ödenmeyecek.
AKP, “İsrail’i tokatlamayı” nasıl bedavaya getiriyor açıklayayım...
Bir: Türkiye 90’lı yıllarda, Suriye’nin kendisine karşı kullandığı PKK tehdidini, İsrail’le güvenlik odaklı sıkı ilişkiler kurarak karşılama yoluna gitmiştir ve başarılı da olmuştur. Bu ilişki İsrail’in de çok işine yaramıştır; hem siyasi hem de ekonomik yönlerden...
1999’un sonunda Suriye tehdidi ortadan kalkmış, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesini izleyen süreçte Türkiye’nin PKK sorunundan kaynaklanan güvenlik kaygıları önemli ölçüde azalmıştı. Bu durum neticesinde, İsrail’le yakın askeri ilişkilerin, 2000’lerde bir avantaj olmaktan tedricen çıkarak, bölgede Türkiye’nin hareket sahasını daraltıcı bir potansiyel kazanmaya başladığını görüyoruz.
İki: 2000’lerde AB perspektifi, olumlu küresel koşullar ve istikrar sayesinde nispeten büyük bir ihracatçı ekonomiye dönüşen Türkiye, İslam dünyası ve Ortadoğu pazarlarında derinleşmek zorundaydı.
Türkiye’nin azalan güvenlik kaygıları, bölgesinde İsrail’le “yakın görüntü” vermesini zaten gereksiz hale getirmişken, “ekonomik realite” bunu büsbütün imkânsızlaştırıyor.
Ekonomik realite Türk dış politikasına bir odak kayması yaşattı. Soğuk Savaş ve onu izleyen 90’lı yıllarda dış politikanın odağındaki “güvenlik”, yerini “ekonomi”ye bıraktı.
Üç: Türkiye, ekonomik büyüme ve AB perspektifi sayesinde “yumuşak güç” unsurlarını da geliştirdi...
“Ekonomi odaklı” dış politikası, Türkiye’yi bölgesinde “yumuşak güç” kullanmaya zorluyor. İsrail’le “stratejik ortaklık” algısı yaratan bir Türkiye, yumuşak gücünü bu bölgede etkili biçimde kullanamaz.
Dört: Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında bölgesinde ve dünyadaki konum ve ilişkilerini yeniden düzenleme arayışında. Bu bağlamda Ermenistan’la başlatılan normalleşme süreci ilerlerse, ABD Kongresi’ndeki “Ermeni soykırımı tasarısı” baskısı hafifleyecek ve belki de ortadan kalkacak. Dolayısıyla Ankara’nın ABD Kongresi’ndeki Yahudi lobisinin desteğine artık eskisi gibi ihtiyacı olmayacak.
Obama faktörü
Ayrıca Obama Yönetimi, son on yıllarda İsrail’e en az müsamaha gösteren Amerikan liderliği oldu... Bu da AKP diplomasisine ayrı bir özgüven kazandırıyor...
İran’ı da hesaba katmalıyız... İsrail uçaklarının “Anadolu Kartalı”na katılması, Gazze’yi bombaladıkları için reddedilmiştir belki ama yarın o uçakların İran’ı bombalamayacakları ne malum? AKP, İran’ın kaygılarına çok önem veriyor.
Bu tabloda şu dengesizliği görüyoruz: Türkiye’nin İsrail’e eskisi gibi ihtiyacı yok ama İsrail’in Türkiye’ye ihtiyacı aynı düzeyde sürüyor.
Daha çok reel politika
Sonuç: Türkiye’yi bir merkez partisi yönetiyor olsaydı İsrail’le ilişkiler yine gözden geçirilecekti ama bu iş AKP’nin yaptığı gibi ideolojik saiklerle kırıp dökerek yapılmayacaktı.
Tatbikat sorunu krizsiz halledilebilirdi... Son derece sakıncalı olan “Ayrılık” dizisi ise tuz biber ekmiştir.
İsrail’le ilişkiler her şeye rağmen önemlidir.
Türkiye’nin dış ilişkilerinde daha çok “reel politika”ya ihtiyacı var; ideolojiye ise hiç ihtiyacı yok.
kaynak