Kürtlerin, DNA testiyle Türk kanı taşıdıkları ortaya çıkmıştır.

son yazisim. digerlerini artik özelden tartisabiliriz.

yukarda kizil derelilerin afrikadan geldiklerini yazmamistim. ondan haric hindistandakilerin nerdeyse hepsi hindistanli. cevredeki ülkelerden gelen insanlar degil. bunlar daha cok azil oluyor. binlerce kücük kabilelerin bile neden bir lisani oldugunu aciklayamadin.

biraz sirf türk tarihini degilde baska ülkelerinde türkiye bölgesini ihtiva eden baska tarihleride kaynak alarsan yanlis olmaz herhalde. en azindan tarafsiz birinden.

saygilar.
 
hindistan tarihi

Hindistan, dünyanın en gelişmiş uygarlıklarından birinin beşiğidir. Büyük imparatorlukların ve uygarlıkların kurulması ve sona ermesi bu kıtada Avrupa’dan çok daha önce gerçekleşmiştir. Hindistan, bir ülke olarak birlik ve bütünlük içinde olmaktan çok, değişik ırk, kültür ve dinlerin bir arada yaşamaya çalıştığı mozayik bir görüntü içindedir.

Tarihî özellikleri yanında Hindistan’ı önemli kılan bir başka etken de Hinduizm ve Budizm gibi iki büyük dinin bu topraklarda doğarak gelişmiş olmasıdır.

Eski çağlarda Mısırlılar ve Romalılar, deniz yoluyla Güney Hindistan’a gelmişler ve daha da ilerleyerek Güney Doğu Asya’ya kadar ulaşabilmişlerdir. Günümüzde Hindistan, Endonezya adalarında bile anayurt olarak kabul edilmektedir. En ünlü Hint Destanları’ndan biri olan Ramayana Destanı Güneydoğu Asya Adalarındaki halk tarafından bugün bile söylenmektedir.

M.S. 52 yılında Apostle Saint Thomas, Güney Hindistan’daki Kerala bölgesine gelmiş ve burada ilk Hıristiyan faaliyetlerini başlatmıştı. Sonraki yüzyıllarda güney Hindistan’da Hindu krallıkları kurulmuş, kuzeyde ise yükselişe geçen Budizm giderek etkinliğini kaybetmiştir. M.S. 630 yılında Sind ve Gujarat eyaletlerinde başlayan ilk İslamî faaliyetler bu dinin de yayılmasını sağlamıştır.
İslam güçleri bölgede ilk etkilerini Gazneli Sultan Mahmut’un seferleriyle göstermiştir. Bugün Afganistan’da Kabil ile Kandahar arasında bulunan Gazne şehri 1001 yılında Hindistan’dan getirilen bir çok ganimetle zenginleşmekteydi. Ancak, Gazne şehrinin 1038 yılında Selçuk Türkleri’nin eline geçmesinden sonra Hindistan’a yapılan akınlar bir süre için durdu.
1192 yılında Muhammed Ghori, ordusunu Pencab’tan geçirerek Hindistan’a girmiş ve Ajmer’i almıştı. Ertesi yıl Ghori’nin Generali Kutub-id Din, Benares’i ve Delhi’yi ele geçirmiştir. Muhammed Ghori’nin öldürülmesiyle Kutub-id Din Delhi’nin ilk Sultanı olmuştur.
1398 yılında Timur’un ordularını Semerkand üzerinden Delhi’ye doğru yürüyüşe geçirmesine kadar Delhi’de değişik bir çok Sultanlık kurulmuştur. 1500 yıllarına kadar bölgeyi elinde tutan Timur, daha sonra Babür Şah yönetimindeki ordulara yenilince Hindistan’da Moğol dönemi başlamıştır.MOĞOLLAR DÖNEMİ
Moğol hükümdarlarının yönetimde oldukları dönemde Hindistan’da tam bir altın çağ dönemi yaşanmış ve bu geniş ülke tamamen kontrol altında tutulabilmiştir. Bu dönemdeki güçlü yönetim örneğine sadece Ashoka ve İngiliz dönemlerinde yaklaşılabilmiştir. Buna karşılık, Moğol hükümdarlarının tahtı ele geçirip kaybetmeleri çok kısa aralıklarla gerçekleşmiştir.Moğollar, sadece ülkeyi silah zoruyla yöneten işgalciler olmamış; kültüre ve özellikle mimariye önem vererek Hindistan’da büyük eserler yaratmışlardır. Dünyanın en güzel mimari anıtlarından biri olan Tac Mahal Şah Cihan’ın eseridir. Sanat ve edebiyat, Moğollar döneminde gelişmişti, ayrıca kurulan adalet sistemi de Avrupanın aynı dönemindekinden çok çok ileriydi.
Önemli Hükümdarlar:
Babür Şah (1527 - 1530)
Hümayun Şah (1530 - 1556)
Ekber Şah (1556 - 1605)
Cihangir Şah (1605 - 1627)
Şah Cihan (1627 - 1658)
Âlemgir / Aurangzeb (1658 - 1707)
1707 yılında Âlemgir’in ölümünden sonra Moğol imparatorluğu hızla çözülmeye başlamıştır. Âlemgir’in bu çözülmenin sorumlusu olduğunu gösteren en önemli işaretlerden birisinin Aurangabad yakınlarında inşa edilen türbesinin öteki Moğol imparatorlarının görkemli kabirlerinin yanında basit, önemsiz bir mezar görünümünde olması gösterilebilir. Moğol imparatorluk geleneği İngiliz’lerin son imparatoru ve onun oğullarını tümüyle idam etmeleriyle son bulmuştur.
İNGİLİZ DÖNEMİ Hindistan’ı işgal eden ilk Avrupalı güç Portekizlilerdir. 1498’de Vasco da Gama, Ümit Burnu’nu dolaşarak bugünkü Kerala eyaleti sahillerine ulaşmıştı. Bu yolun keşfi Portekizlilerin Hindistan ticaretini ele geçirmelerini sağladı. 1510’da Goa’yı işgal eden Portekizliler, İngilizlerin Hindistan’dan ayrılmasından 14 yıl sonrasına, 1961 yılına kadar burada sömürgelerini sürdürmüşlerdir.Hindistan’daki ilk sömürge yönetimini İngiliz’ler 1612 yılında bir ticaret merkezi kurarak başlatmıştır. 1600 yılında Kraliçe I. Elizabeth bir Londra ticaret şirketine, İngiltere ile Hindistan arasındaki ticaret ilişkileri tekelini vermişti. İngilizler Hindistan’la olan ilişkilerini 250 yıl süreyle bu şirketin devamı olan British East India Company aracılığıyla sürdürmüşlerdir. 1640’ta Madras’ta, 1668’de Bombay’da ve 1690’da Kalküta’da ilk İngiliz ticaret merkezleri kurulurken 1672’de de ilk Fransız ticari merkezi Pondicherry’de oluşturulmuştur.
1803 yılında Pencap bölgesi dışında bütün Hindistan, İngiliz yönetimi altına girmiş durumdaydı. İngilizler bu dönemde bile, Moğol hükümdarı Ekber’ın düzenlediği yönetim kurallarını uygulamaktaydı. Buna göre Hindistan, sadece para kazanılan bir ülkeydi. Moğollar için olduğu gibi İngilizler için de Hint kültürü, gelenekleri ve dini inançları önemsiz birer ayrıntıydı. Gerçekten de bir İngilize göre bir Hintli kölenin sadece bir bardak çayı iyi hazırlayıp hazırlayamaması önemliydi, hangi dine inandığı değil.
İngilizlerin düzenli, disiplinli orduları ve yetenekli politik danışmanları vardı. ‘Böl ve yönet’ politikasını tam olarak uyguladılar; çeşitli bölgesel prenslikleri kendi uyduları halinde tutmayı ve istedikleri gibi yönlendirmeyi uzun süre başardılar.
Hindistan’ın mozayik görüntüsü İngiliz döneminde de devam etmiştir. Ülke, Maharaja - Mihrace veya Nevab denilen ve sadece bölgesel gücü olan küçük prensliklerle yönetilmiştir. İngilizler ise daha çok demir, kömür gibi madenleri işletme, çay üretimi ve pamukçuluk gibi para getiren konularla uğraşıyor, Hint Demiryolu ağını ve düzenli sulama kanalları sistemini kurmaya çalışıyorlardı. Devlet işleri ve yasalar konusunda İngiltere, Hindistan’a esnek bir yapısı olan, gelişmiş bir hükümet sistemi ve sivil bir yönetim biçimi bırakmıştır. Hindistan’daki bürokrasiye aşırı derecede bağlılık geleneği de İngilizlerden kalan bir mirastır. Bu bürokrasi ilk uygulandığı dönemlerde her şeyin yeni organize edilmesi nedeniyle kaynakların etkin ve yeterli düzeyde kullanılabilmesi gibi olumlu sonuçlar vermişti. Bu düzeyde etkin uygulanan bürokrasi, Hindistan’ın bağımsızlığını hazırlayan temel bir özelliktir ve buna başka hiçbir kolonide rastlanmaz.
1857’de bugün hala isyan mı; yoksa bağımsızlık savaşının başlangıcı mı olduğu tartışılan ilk tepkiler ortaya çıkmaya başladı. İngilizler bu isyanları bastırmakta yavaş davrandılar. Bengal ordusundaki Hintli askerlerin büyük bir kısmı silahlarını bıraktı, bir kısmı da milliyetçiler tarafına geçti. Bu isyan, ilk olarak Delhi yakınlarındaki Meerut şehrinde bastırıldı bu sırada kitle katliamları ve linçler yaşandı, binlerce insan öldü. İngilizler kayıplarının öcünü British East India Company’nin yetkilerini artırarak aldı. Daha sonra bu şirket iyice kuvvetlendi ve asayişi sağlamak bahanesiyle ilk İngiliz Hükümeti’ni kurdu. Bu hükümet bir imparatorluk hükümeti olmakla beraber demokrasinin bazı geleneklerini de getirmekteydi. Örneğin, devletin her kademesinde kendini yetiştirmiş Hintliler yer alabiliyordu.
Bu arada dünyanın en eski dinlerinden biri olan Hinduizm, kitlelerle olan bağlantısını kaybederek, zayıflamaya başlamıştı. Bu dinin reformcu önderleri olan Ramakrishna, Svami Vivekananda ve Ram Mohan Roy, Hindu toplumunu temelden etkileyen görüş ve düşünceleriyle günümüzün modern Hindu Dininin oluşma sürecini başlattılar.
Ülkenin kendi kendini yönetmesi için İngilizler tarafından kurulan Kongre partisi, anti-emperyalist hareketlerin yaygınlaşmasında büyük rol oynadı, giderek devrimci bir yapıya dönüştü. Bu dönemde, emperyalist güçlere karşı kendi kurtuluş savaşını başarıyla tamamlayan Türkiye’nin ve Atatürk’ün anti-emperyalist ideallerinin Mahatma Gandi’yi ve Hint direniş hareketini etkilediği kesindir.
GANDHI VE PASİF DİRENİŞ
1915’te Güney Afrika’dan dönen Gandi, dünyada gitgide yayılan bağımsızlık hareketlerine baştan beri ilgi duymuş; 1919’da İngilizlerin Amritsar’da toplanan silahsız halka ateş açarak katliam yapmaları üzerine direniş hareketini başlatmıştır. İsmi ‘yüce ruh’ anlamına gelen Mahatma Gandi, İngiliz yönetimine karşı pasif direniş uygulamıştır. Gandi’nin en önemli başarılarından birisi, bağımsızlık savaşını sadece orta sınıfın desteklediği bir hareket olmaktan çıkartarak, köylülere de mal etmesidir. Başarısını, sadece İngilizlerin adaletsiz tuz vergisinin ve İngiliz tekstil ürünlerinin boykot edilmesi ile sağlamıştır. Gandi’nin “şiddet kullanmadan birlik oluşturma” temelinde yürüttüğü hareketi olmasaydı bağımsızlık mücadelesi, ancak çok kan kaybedilerek gerçekleşebilirdi. MAHATMA (YÜCE RUH) GANDHI
II. Dünya savaşının bitişi ile sömürgecilik idealleri ve Avrupa ülkelerinin başka ülkeler üzerinde hak iddiaları sona ermişti. Ayrıca İngiltere’nin bu kadar geniş bir imparatorluğu elde tutacak gücü de kalmamıştı. Hindistan’da bulunan Müslüman azınlıklar, kurulacak yeni devletin aynı zamanda bir Hindu devleti olacağını anlayınca ayrılmak istediler. Böylece bölünme problemleri gündeme geldi. BAĞIMSIZLIK
II. Dünya savaşının bitmesiyle Hindistan’ın bağımsızlığına kavuşması kesinleşti. Fakat nasıl? Kongre Partisi, müslüman birliğini tanımayı reddetmiş ve onların bağımsız Pakistan devleti kurma önerisini de kabul etmemişti. Müslüman birliğinin lideri Muhammed Ali Cinnah, ülkedeki umutsuz Müslüman azınlığı temsil ederken, Kongre partisinin başında bulunan Mahatma Gandi ise Hindu çoğunluğun görüşlerini yansıtıyordu. Ancak Gandi’nin politik liderlik gücü de giderek azalmaktaydı.
Cinnah; “Hindistan ya ikiye bölünür ya da tamamen yok olur” diyerek uzlaşmaz bir tutum içine girmişti. Böylesine kesin bir görüşün ortaya atılmasıyla Kongre Partisi ve İngiliz’lerin yapacak birşeyleri kalmadı. 1946 yılının başlarında her iki gruptan yüzlerce insan öldürülüyor, karşılıklı katliamlara girişiliyor ve ülke hızla iç savaşa doğru sürükleniyordu. İslam Birliği’nin 1946 Ağustosunu ‘Doğrudan eylem günü’ ilan edişiyle Kalküta’da Hindulara yönelik kitle katliamı yapıldı. Hemen arkasından Hindular da Müslümanlara karşı öç alma hareketlerine giriştiler. 1947’de olayların önünü alamayacaklarını anlayan İngilizler ülkeden ayrılmaya karar verdi. Haziran 1948’de Hindistan bağımsızlığına kavuştu.
BÖLÜNME
Pencap ve Bengal bölgelerindeki kanlı çatışmalara rağmen Gandi, bir iç savaş tehlikesini de göze alarak bölünmeye karşı çıkıyordu. Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi bir ülkeyi iki parçaya bölmek çok zor bir işti. Bazı bölgelerde Hindu veya Müslüman çoğunluğunun varlığından söz edilebilirdi. Ancak hemen yakındaki bir başka yerde nüfusu eşit bölünen ya da geniş bir alandaki ezici bir çoğunluğun ortasında bir ada gibi kalan yerlerin nasıl bölüşüleceği belli değildi. Bütün Müslümanların, Hindulardan tamamiyle ayrılmasının imkânsızlığını gösteren acı bir gerçek; Hindistan’ın kendi içinden Pakistan gibi müslüman bir ülke çıkardıktan sonra bile hala dünyanın en geniş üçüncü müslüman nüfusu barındırıyor olmasıdır. Sadece Endonezya ve Pakistan, Hindistan’dan daha büyük bir müslüman nüfusa sahiptir. Hindistan, bu konuda bütün Arap ülkelerini ve hatta Türkiye ile İran’ı bile geride bırakmıştır.Daha ilginci, bölünmeyle birlikte ortaya çıkan Pakistan devletinin doğuda ve batıda iki ayrı bölgeye yerleşmiş, arasında binlerce kilometre uzaklığı olan garip bir yapıda olmasıydı. Bu gariplik, 25 yıl sonra Doğu Pakistan’ın Bengaldeş’e dönüşmesiyle ortadan kaldırılabilmiştir.
Öteki problemler ise ancak bölünme ortaya çıktıktan sonra yaşanmaya başlanmıştır. Örneğin, Pakistan devleti ilk kurulduğunda, hükümet işlerini yürütecek yeterli sayıda eleman bulamamıştır. Hindistan ile beraberken bu tür büro işleri Müslümanların tercih etmedikleri meslekler arasında görülmüş ve genellikle Hindular tarafından yürütülmüştü. Borç para alıp verme gibi bazı ekonomik işler de tamamen Hinduların işiydi. En alt kasta ait olan insanların en kötü işleri yapmaları kendi üst kastlarına olduğu kadar Müslümanların da işine gelmişti. Bu tür işleri yürütecek insan gücünü bulmak, yeni kurulan Pakistan devletinin en önemli sorunlarından biri oldu.
Son İngiliz Genel valisi olan Lord Mountbatten, 14 Ağustos 1947’den itibaren Hindistan’ın bağımsız olduğunu; ancak ikiye bölündüğünü ilan etti. Bu duyurudan sonra iki toplumun liderleri arasında bölünme hattının geçeceği yer hakkında sonu gelmeyen tartışmalara başlandı. Bu konuda anlaşmaya varılması en zor olan yerler Bengal ve Pencap bölgeleri oldu.
Pencap’ta toplumlar arası mücadele çok kanlı boyutlara ulaşmıştır. Burası, ülkenin en verimli topraklarının bulunduğu bir bölgedir. Pencap’ta Müslümanlar % 55, Hindular % 30 oranındadırlar. Aynı zamanda Sikh dininin merkezinin burada olması ve Sikh nüfusun da çok kalabalık olması bu bölge üzerindeki anlaşmaları çok zorlaştırmıştır. Sonuçta, tüm Hindistan’da Müslümanlar kuzeye (Pakistan’a) doğru; Pakistan sınırları içinde kalan Hindu ve Sikhler de Hindistan’a doğru göç etmeye başlamışlardır. Pencap’ta sınır, bölgenin en önemli iki merkezinin arasından geçirilmiş ve Amritsar, Hindistan’da kalırken Lahore, Pakistan’ın olmuştur.
Keşmir’de Müslümanların ezici çoğunluğu vardır, coğrafi koşullar da Pakistan ile bağlantı kurulmasına çok elverişlidir. Bu nedenlerle Pakistan’ın Keşmir üzerinde hak iddia etmesi akla yakın gibi gelebilir. Öte yandan Hindistan’ın bölgenin geleceğini belirleme konusunda bir halkoylamasına gitme cesaretini gösterememesine rağmen Keşmir, artık Hindistan’ın bir parçası haline gelmiştir. Hindistan, haritalarında Keşmiri kendi sınırları içinde gösterirken Pakistan haritalarında burası tartışmalı bölge olarak belirtilmektedir.
Din kavgalarının en son trajedisi, bölünmeyi ve sonrasında gelen katliamları içine sindiremeyen bir Hindu fanatiğin 30 Ocak 1948’de Mahatma Gandi’yi öldürmesi olmuştur.
BAĞIMSIZ HİNDİSTAN
Hindistan, bağımsızlığa kavuştuktan sonra öteki üçüncü dünya ülkeleri gibi diktatörlüklere, askeri yönetimlere veya yabancı işgallerine sürüklenmemiş ve kendi gücüyle, kendi kurumlarını geliştirerek önemli bir demokrasi örneği vermiştir. Ekonomisi önceleri tarıma dayalı olan Hindistan, günümüzde sanayi hamleleri yaparak dünyanın sanayileşmiş ilk 10 ülkesi arasına girebilmiştir. INDIRA GANDHI DÖNEMİ
Hindistan’ın politik yaşamındaki en büyük problemi yönetimdeki liderlerin hep belirli kişiliklere takılı kalmasıdır. Hindistan’da başbakanlık görevini üstlenen ilk iki kişi Javaharlal Nehru ve onun kızı olan İndira Gandi olmuştur. 1966 seçimlerinden başarıyla çıkan İndira Gandi, 1975 yılında ciddi sorunlarla karşılaşmış ve olağanüstü durum ilan etmiştir. Bu durum, Hindistan’ı başka ülkelerde olduğu gibi diktatörlüğe sürüklememekle birlikte, birçok ‘iyi’ ve ‘kötü’ politikaların izlenmesine sebep olmuştur. Bu olağanüstü dönemde enflasyonun yüzde 10 civarında tutulması gibi başarılı sayılabilecek sonuçlar alınmış, ancak bazı demokratik gelenekler de sarsıntıya uğramıştır. Gandi’nin politik rakiplerinden birçoğu kendilerini hapiste bulmuş, Hindistan’ın adalet sistemi ise yozlaşmıştır. İndira Gandi’nin oğlu Sanjay’ın “halk otomobili” girişiminin başarısızlığa uğraması Gandi ailesine çok puan kaybettirmiştir. Gene Sanjay Gandi’nin projesi olan doğum kontrolü uygulamasının halkın kısırlaştırılması şeklinde anlaşılması sonucunda büyük tepkiler oluşmuştur. 1977 yılında İndira Gandi erken seçime gitmek zorunda kalmış, seçimleri Kongre Partisi’nin karşısındaki en büyük güç olan Janata Dal Partisi kazanmıştır.
Janata Dal Partisi ve lideri Morarji Desai’nin sadece Kongre Partisi’ni yenilgiye uğratacak kadar gücü olduğu, ülke yönetiminde başarısız kalmasıyla anlaşılmıştır. Bu dönemde enflasyon hızla yükselmiş, sonuçta 1980 seçimlerinde İndira Gandi öncekinden daha büyük bir güçle iktidara gelmiştir.
Bu dönemin de Bayan Gandi’ye çok şans getirdiği söylenemez. Oğlu Sanjay’ın bir kazada ölmesi, toplumsal huzursuzluklar ve çatışmalar, dokunulmazlar kastına karşı girişilen şiddet hareketleri, Pencap ve Keşmir bölgelerindeki politik ve etnik sorunlar ve bütün bunların üzerine polis ve güvenlik güçlerinin giriştikleri katliamlar ve rüşvetin bütün devlet kademelerine yayılması İndira Gandi’nin ikinci iktidar döneminde karşılaştığı problemlerin sadece bir kısmı olmuştur.
Hindistan’ın, yaşadığı tüm problemleri bir yana bırakırsak çok önemli iki temel sorunu vardır. Nüfus fazlalığı ve yoksulluk. Dünyada demokratik bir rejim altında yaşama şansına sahip olan insanların yüzde 50’sini Hindistan halkının oluşturduğunu biliyor muydunuz? Hindistan, büyük nüfus problemleriyle karşı karşıya kalmasına rağmen dünyada kendi nüfusunu besin maddeleri ithal etmeden doyurabilen üç ülkeden biridir.
İndira Gandhi, 1984 yılında Sikh dininin merkezi Amritsar’daki Altın Tapınak’a sığınan ayrılıkçı militanlara karşı ordu birliklerini kullanmasıyla kendi sonunu da hazırlamış oldu. Kendi korumaları’nın suikastiyle öldürüldü. Daha sonra yerine geçen oğlu Rajiv Gandi döneminde, demokratikleşme yönünde ileri adımlar atılmış, büyük yatırımlar, enflasyonun yükselmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Rajiv Gandi de 1991 yılında bir seçim gezisi sırasında bombalı bir suikaste kurban gitmiştir. Kongre Partisi, daha sonra, ilk kez Gandhi ailesi dışından bir kişiyi (Narasimha Rao) başkan seçmiştir.
Rao, Rajiv Gandi’nin gerçekçi politikalarını sürdürmüş, özellikle Maliye Bakanı Manmohan Singh (2004 yılında başbakan seçilmiştir) başarılı çalışmalarıyla ekonomiyi düze çıkartmıştır. 1992 yılının sonunda Ayodhya’da patlak veren Hindu - Müslüman çatışmaları, Pakistan’ın desteklediği iddia edilen ayrılıkçı Sih militanlarının terör hareketleri ve süregelen Keşmir sorunları Rao’nun iktidarını sarsıntıya uğratmıştır. 1996 yılında yapılan genel seçimlerde Hindu-milliyetçi bir yapısı olan Bharatiya Janata Partisi (BJP) başarılı olmuştur. Ancak iktidar için gerekli çoğunluğu bölük pörçük koalisyonlarla sağlayabilmiş olan Atal Behari Vajpayee 1999’daki genel seçimlere kadar koltuğunda rahat oturamamıştır.
1998 yılında Rajastan çöllerinde beş başarılı nükleer deneme yaptığında bütün dünyanın tepkisini alan Vajpayee hükümeti Pakistan ile barış yapılması umudunu besleyenleri hayal kırıklılığına uğratmıştır.
İkibin’li yıllara milliyetçi söylemlerle giren iktidar, sürekli olarak yandaşlarını kayıran tavırlar içinde olmuş, bu dönemde birçok müslüman, Kongre Partisine geçmiştir.
Hindistandaki 2005 yılının ilk yarısındaki devlet yönetimi şöyledir. Mesliste çoğunluk Hindu dininden olduğu halde Cumhurbaşkanı Abdul Kalam bir müslüman ve Başbakan Manmohan Singh bir Sikh dini mensubudur. Hindistan, laik cumhuriyet yapisi ile dünyada bir benzerinin olmadığını ve dinler arasında uyumlu bir beraberlik olduğunu böylece kanıtlamaktadır.
 
87 yil olmus.. turkler binlerce yildir var fransizlarda ole ingilizler amerikalilar.. vs vs ? hemde kendi topraklarinda var oldular ;) tartismaya gerek yok.. bu konu uzar gider. iyi forumlar..

==ANTİK KÜRT TARİHİ==

Kürtler tarih boyunca bir çok krallık, devlet ve beylik kurmuştur. Milattan önceki tarihlerde Mezopotamya’da tarih sahnesine çıkmış birçok topluluğun Kürt olması büyük ihtimaldir. Mesela isimleri tarihlerde anılan; Subarlar,Guti,Lulu, Kusi, Kassit, Mitaniler, Mannai, Urartu, Cyrtii (Kyrti/Kur-ti-i, Kimmer, Kardu, Med v.s. gibi kavimlerin çoğu Kürddür. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin atalarından bahsedildiği çok açıktır.

==YUNANLI KSENEFON VE ANLATIMLARI ==

Günü Gününe Onbinlerin Kürdistan'dan Geçişi
Kürdistan’a giriş tarihleri Milattan önce 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Kürdistan içerisinde yol alan Ksenefonun ordusu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı.

Grillos’un oğlu, Diodoradan doğma Tarihçi ve filozof Xenophon veya Ksenefon Milattan önce 431 yılı civarında Atina yakınlarındaki Erxieon’da doğdu. Yunanca Sokrates olarak telaffuz edilen filozof Sokrates’in öğrencisi idi.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö.430-355) Anabasis (sefer) adlı eserinde(6) yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda birçok bilgiler verir .

Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kiros/Keyhüsrev’in babası Pers kralı Darius (Kürdçe DARA) ölmüş. Büyük oğlu Artakserksis tahta geçmiş ama Kiros adlı küçük kardeş tahta çıkan kardeşi II Artakserksise (M.Ö. 404-358) karşı isyan etmiş ve tahtı ele geçirmek için ordu toplamaya başlamıştı. Kiros Kral olan kardeşi Artakserksis’e karşı sefere hazırlanıyordu.Yunanlı bir ordu toplayıp 10 bini aşkın savaşçının katıldığı İran seferini başlatmıştı. Sonuçta Ksenefon, Milattan önce 401 tarihinde Pers kralının oğlu Kiros’un komutanlığında, Kral ikinci Artakserksis’e karşı sefere katıldı.

Ksenefon’un Ellinika adlı kitabı, III. kitap, I. bölüm).

Kiros komutanlığındaki bu sefer M.Ö. 6 Mart 401 tarihinde bugünku Manisa ilinin Salihli ilçesi yakınlarındaki Sardes şehrinden çıkışla başladı. Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da 5 Eylül 401 tarihinde iki pers kral adayı orduları karşı karşıya geldiler. Kunaksa savaşında, ordusu galip gelmesine rağmen, Kiros öldürüldü. Böylece Ksenefon kral adayı ve dostu Kiros’u kaybetti. Yunanlılar savaşı kazanan taraf olmasına rağmen, destekledikleri kral adayı Kiros öldürülmüştü. Bu yüzden de, bir yandan savaşı kazandıkları için galip sayılırlarken, öte yandan da, destekledikleri Kiros öldürüldüğü için mağlup sayılıyorlardı. Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için 10 bini aşkın Yunanlı asker başsız ve komutansız kalmıştı. Bunun üzerine Ksenefon yeteneği ile kendisini komutan seçtirmişti. Ve Yunanlılar Ksenefon komutasında Yunanistan’a geri dönmeye başladılar. İşte bu dönüş tarihte “Onbinlerin Donüşü olarak” adlandırıldı. (Yunancası “Kiru Anavasi”).

Ksenefonun heykeli


Onbinler, donüşlerinde Kurdistandan ve Ermenistan da geçtiler. Komutan Ksenefon da başından geçenleri yazdı. Kiru Anavasi kitabı ortaya çıktı. Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümü, Onbinlerin Kurdistandan geçişini anlatır.

Onbinler, donüşlerinde Kurdistandan ve Ermenistan da geçtiler. Komutan Ksenefon da başından geçenleri yazdı. Kiru Anavasi kitabı ortaya çıktı. Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümü, Onbinlerin Kurdistandan geçişini anlatır.

Yunanistana geri dönen ordunun Kurdistana giriş tarihi: Milattan Önce 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Kurdistan içerisinde yol alan ordu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı. Ermenistana girdi.

--------------------------------------------------------------------------------

==KSENEFON VE KURDİSTANDAN GEÇİŞİ ==

Yazar, filozof, tarihçi ve komutan Ksenefon (Xenophon) Milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis adlı eserinin üçüncü kitabındada Karduklardan sözeder.

Yunanlı Xenophon 10 bini aşkın ordusuyla Pers ordusunu yendikten sonra başladığı yolculuktan geri dönerken Kardukların ülkesinden geçer ve Kardukların saldırısına uğradığını anlatır.

Mesela:

* Kürdlerin kimsenin hakimiyetini kabul etmeden özgür yaşadıklarını yazmış. Onun tarifine göre Karduklar dağlar arasında yaşayan savaşçı bir halktı. Akamenid kralına bağlı değildiler. Onların ülkesinden sonra Ermenistan gelmekteydi.

Ksene = yabancı, fon = ses. Ksenefon= yabancı ses, yabancılarla konuşan demektir.

Yazar, filozof, tarihçi ve komutan Ksenefon, üçüncü kitabının sonunda değinmeye başladığı Karduklardan bahseder:

*Karduklar çok savaşçı ve pek çevik insanlardı, İran Şahının düşmanı olup; ona tabi değillerdir. O kadardı ki Karduklar bir defasında 120 bin kişilik İranın kraliyet ordusu bunların ülkesini işgal etmiş, bir teki bile geriye dönemeden yok olmuştur, sebebide Kurdistanın çok karışık oluşu.
Ksenefon, Kardukhların, İranlılardan bambaşka soydan ve onlara çok düşman olduklarını, bir tanık olarak anlatmıştır.

Ksenefon dördüncü kitabında tekrar döner ve şunlardan bahseder:

*Kardukların ülkesine girdiklerinde düşmanın geçiş yollarını kapamamaları için sessiz ve hızlı bir şekilde ilerleme düşünceleri olduğunu yazmış.

*Kardukların toplanarak öndeki askerlere saldırdığını bazılarını öldürdüğünü ve diğerlerinide yaraladıklarını ve bu saldırının kendilerini sürpriz bir şekilde yakaladığını yazmış. Eğer Kardukhlar daha büyük bir rakamla bu saldırıyı yapsalardı ordusunun büyük bir bölümünün yokedilmiş olacağını anlatmış.

*Kardukların çok iyi savaşçılar olduğunu, ellerinde boyları büyüklüğünde yayları ve uzun okları olduğunu yazmış. Mükemmel okçu olduklarını ve yayları gererlerken sol ayağı ile yayın ağaç kısmına basıp kirişi gerdiklerini belirtmiş. Kürd oklarının büyük ve kuvvetli olduğundan Yunan askerlerinin kalkanlarını ve göğüs zırhlarını delip geçtiğini ve askerleri öldürdüğünü yazmış. Kürd oklarının bu özelliklerinden dolayıda Yunan askerlerinin o okları yerden alıp mızrak yerine geri fırlattığıı yazmış.

*Sapan kullandıklarını yazmış. Taş, ok ve sapanlarla bir nevi gerilla savaşı yürüttüklerini yazmış. Hep beraber saldırdıklarında , hep bir ağızdan, saldırı marşı biçiminde bir marş söylediklerini yazmış (Kürdçedir herhalde).

* İşgal sırasında Kardukların çoluk çocuğunu alarak dağlara çekilip işgalciye karşı direndiklerini yazmış. Kürd köylerindede epeyce bakır eşya olduğunu yazmış.

*Karduklarin dağlarda ateşler yakarak, bu ateşlerle biribirleriyle haberleştiklerini yazmış.

'''NOT: KSENEFON İ.Ö 401 YILINDA GÖRDÜĞÜ KÜRDLERİ ANLATIYOR.'''

* Kürd köylerinde, Kürd evlerinin çok güzel olduğunu, bol yiyecek bulunduğunu ve bu evlerde bolca şarap bulduklarını, şarap saklama sarnıçlarının sıvalanmış iyi sarnıçlar olduğunu yazmış. Kürdlerin çok modern ve gelişmiş bir toplum olduğunu anlatmış.

*Kürdlerin geçiş yollarını tıkadıklarını ve üstlerine tonlarca ağırlıkta kayalar attıklarını ve askerlerinin paramparça olduğunu, bazılarının öldüğünü diğerlerinin kol ayakların koptuğunu anlatmış. Birkaç çarpışmadan sonra Ksenefon anlaşma önerdiğini, ölü Yunanlılar’ın cesetlerini istediğini anlatmış. Kürdlerinde, Yunanlılara “evlerimizi yakmazsanız ölülerinizi size teslim ederiz”, dediklerini yazmış.

Tarihteki ilk Kürd-Yunan anlaşması. Bu anlaşma yapılırkende tercüman kullanılmış herhalde: Yunanca - Kürdçe.

*Anlaşmaya rağmen görüşmeler daha bitmeden Karduklar yeniden taşlar yuvarlamaya başlarlar. Yürüyüş ertesi gün Karduklar’la savaşa savaşa devam eder.

*Nihayet Yunanlılar “Kurdistan” ile Ermenistan’ı ayıran sınır olan Centrites Nehri‘ne (Ancient Turkey kitabının yazarı Seton Lloyd’a göre bu nehir Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı’dır) ulaşır.

* Kurdistandan 7 günlük geçiş süreci boyunca hiç uyuyamadıklarını ve sürekli savaştıklarını, çok sayıda silahlı Karduklar’ın saldırıları altında çatışarak Kurdistandan çıktıktan sonra rahat bir uyku uyuyabildiklerini yazmış.
Sonraki yürüyüşleri Ermenistan içine devam etmiş. (IV. Kitap, s. 287-91).

Bu haritada Ksenefon’un anlattığı Kurdistan ve Ermenistanı ayıran sınır.

Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı Van Gölünün altındaki uzun koludur.



Ksenefonun izlediği yol



Kürdler bu sınırların diğer yerlerindede yaşıyordu tabiki. Ksenefonun anlattıkları özellikle Kurmanci Kürdleri olabilir. Ermeniler bu bölgeye eskiden Trakya-Balkan bölgesinden göç ettikleri ıspatlandı. Frigce ve Ermenice çok yakındır birbirine zaten. Ermeniler oralara daha gelmemişken Ermenilerin yaşadığı yerlerde Kürdler yaşıyordu.

*Ksenefon Kürdistandan geçişleri süresinde başlarına gelen felaketlerin, Pers ordusuna karşı savaştıklarında başlarına gelenlerden daha fazla olduğunu yazmış.Ksenefonun 10 bini aşkın ordusuyla çıktığı yolda geri sadece 2 bin asker dönebilmiş.

Ksenefon’un “Karduklar" ve “Kardukhia” hakkında kısmen dedikleri bunlardır.

Kardukların modern Kürdler’in ataları olduğu görüşü bilim dünyasında kabul görmüştür.

====Etimolojik açıklama====

'''NOT: Ksenefon Kürdlere Kard-ukh-i demektedir.'''

Kard: Kürd, demek.

Kürdçedeki ‘u’ harfini Yunanlılar telaffuz edemiyorlar. Bundan dolayı da “a” olmuş.

“-ukh” eki eski Ermenice çoğul ekidir yani Türkçedeki -LER ile -LAR eki karşılığıdır.

Ermeniler Kürdlere Kurd-ukh/Gurd-ukh diyorlardı eski çağlarda bu da Kürt-ler demektir.

Yani Ksenefonun kullandığı “Kard-ukh” Kürd-ler demek.

Ama Ksenefon bu kelimeye bir de yunanca çoğul eki olan Kardukh-i'yi ekleyerek KARD-UKH-İ’ demiş. Bugünkü Türkçeye de ‘Kard-ukh-lar’ olarak çevrilmiş.

'''Yani KARD-UKH-İ “KÜRD-LER-LER” demek.'''

Karduklar özellikle Kurmanc Kürtleriyle yakınlık göstermektedir

Kürdistan – millattan önce 63 yılı




Kaynak

http://onlinebooks.l....?name=Xenophon Ksenefonun bütün kitapları

--------------------------------------------------------------------------------


==KURDUENE KRALLIĞI==

Yunanlı tarihçi ve komutan Ksenefon’un (Xenophon) milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis adlı eserinde “Kardukhi” dediği Kürdler tarafından Korduene Krallığı adında kurulmuş bir krallık vardı. Bu krallık Hakkari ve Diyarbakır arasında kurulmuştu. Kurduene krallığı Kürt prensleri tarafından yönetiliyordu. Ksenefonun dediğine göre bağımsız yaşayan bir halkdı ve Akamenid kralına bağlı değildiler. Daha sonra ise Ermeni olduğu sanılan Kral Tigranesin hükümdarlığını kabul etmiş Kürdler. Modern Ermeni tarihçilerinden Nicholas Adontz (Armenia In The Period Of Justinian, 1970) ve Cyrıl Toumanoff (Studies In Christian Caucasian History, 1963)’un görüşlerini de kısaca not etmek gerek. Toumanoff, lokal “Kardukhi hanedanlıkları”ndan, bir “Gordyene Krallığı”ndan ve “Korduene prensleri”nden, 298 yılından sonra onbeş kalesi bulunan Korduene prensliğinde/devletinde Roma kontrolünden sözeder (a.g.e., s. 181-182).

Adontz, Tigran’ın ordusundaki etnik gruplar arasında “Gordyen’ler”i de sayar (s. 318), modern Kürtler’in atalarının “Kurti”ler olduğunu söyler. Kürtler Kral Tigranesin ordusunda yer alıp birçok yerleşim yerini o dönemlerde hakimiyeti altına almıştır. Bunlar Mezopotamya, Azerbaycan, Suriye, Kapadokyadır. Kürtlerin orduda yer alması sayesinde Ermeni Kral İmparatorluğunu genişletebilmiştir.

Kral Tigranesin Kürt olduğuna dair iddialarda vardır. Tigranes adı Kürtçe kökenlidir. Kürtçede, Tir ve Tigr “Ok” demektir. Bu isim Dicle nehriyle bağlantılıdır. Avrupada Dicleye Tigris denir. –is eki ise Yunanca kelimelerin sonuna gelen ekdir ve –is eki çıkarılınca geriye “Tigr” kalıyor. Yani nehirin ok gibi gidiyor olmasından kaynaklanıyor Dicle nehrinin adı.
Yunancada j harfi yok ve yerine g harfı kullanılır, ondan Tij Tig olmuş olabilir.

Tij-Tijr-Tig-Tigr-Tigris.

Tij-Dij-Dic-Dicle

Tij ve Tir kelimeleri Kürdçe kökenlidir; keskin sivri ve ok anlamına gelmektedir. Yani Dicle nehrinin özellikleri.

Daha sonra ise Korduene Krallığı Roma imparatorluğunun bir eyaleti oldu ve Romalılar döneminde Kürt prensler tarafından yönetilmeye devam etti.

== STRABON ==

Ünlü coğrafyacı ve tarihçi ''Strabon'' (Latince: Strabo) M.Ö. 63 Amasya'da doğmuştur.
Amasya'dan ayrılıp Nil boyunca gezmiştir. Kendisi batıda Sardunya'ya, kuzeyde Karadeniz'den güneyde Etiyopya'nın sınırlarına kadar seyahat ettiğini söylemektedir.
En ünlü eseri o dönemin bilgisine göre dünya coğrafyasını anlattığı "Coğrafya"dır (Geographika). Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da bilinen Strabon'un bu ünlü eseri bir çok dile çevrilmiştir. Yunanlı Strabon Geography adlı kitabındada Kürdlerden bahsetmektedir.

Geography Of Strabo, 14. Kitap, s. 161-62, Suriye başlıklı bölüm).

İngilizce metni:
24. Near the Tigris lie the places belonging to the Gordyaeans, whom the ancients called Carduchians; and their cities are named Sareisa and Satalca and Pinaca, a very powerful fortress, with three citadels, each enclosed by a separate fortification of its own, so that they constitute, as it were, a triple city. But still it not only was held in subjection by the king of the Armenians, but the Romans stok it by force, although the Gordyaeans had an exceptional repute as master-builders and as experts in the construction of siege engines; and it was for this reason that Tigranes used them in such work. But also the rest of Mesopotamia became subject to the Romans.

Eskilerin Kardukhi dediği halka kendisi Gord diyor. K>G dönüşümü var. Yunanlılar Kürdçedeki ‘u’ harfini telaffuz edemedikleri için Straboda Kürd yerine Gord demiş.

*Dicle nehrinin bulunduğun yerlerin Kürtlere ait olduğunu söylüyor. Gordyaei (Gordyaea) bölgesine de değinen Strabon, bu bölgenin antiklerin “Kardukhi” dedikleri aynı yöre olduğuna işaret eder. Strabon, Gordyaei’ye dahil yerleşmeleri Sareisa, Satalca ve Pinaca şeklinde saymakta, yapı ve kuşatma tekniğinde usta olan Gordyaeiler’in bu sebeple Artaxiad hanedanlığının en ünlü kralı olan Tigranes (Tigran II) tarafından hizmete alındıklarını, Gordyaea ülkesinin en büyük ve en iyi parçasının Roma generali Pompey tarafından Tigranes’e verildiğine işaret etmektedir.

Bugün tarihi Kurdistanda bulunan yapıtların önemli bir kısmıda Kürdler tarafından inşa edilmiştir. Ermeni yapıtlarının bazılarınıda Kürdler inşa etmiştir.

==DİON CASSİUS==

II.Yüzyılda yaşayan Romalı Tarihçi Dion Cassius’da Kürdistana, “Gordyen” (Gord-Yurdu); 359 yılında, Sasanlılar tarafından Romalıların Amida (Diyarbakır)da kuşatılması sırasında bu şehirde bulunan A.Marcellinus ise, “Korduen” (Kord Yurdu) diyor.

Tarihçilerin kullandığı Kard, Kord, Gord ve Gordyaea adları Kürd ve Kürdistan adlarıyla aynıdır.

Kürd Yurdu – millattan önce 63 yılı



==KOMAGENE KRALLIĞI==

Kommagene krallığı MÖ 162 - MS 72 yılları arasında Anadoluda bugünkü Adıyaman ili cıvarlarında Kürtler tarafından kurulmuştur. Nemrud Dağı Kürt krallığının en önemli merkezi, başkentiydi. Bu krallığın en ünlü ismi kuşkusuz Kral Nemruddur. Kral Nemrud Kürd olup adıda Kürtçedir. Nemrud kelimesi Kürtçedeki “Namır” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir ve “ÖLÜMSÜZ” demektir. Yani Nemrud ölümsüz kraldır. Bu yüzdendir ki kendisinin heykellerini ve mimari eserlerini Nemrud dağının tepesine kendisini ölümsüzleştirmek için inşa ettirmiştir. Kürtlüğün tüm kriterlerini üzerinde taşıyan yuvarlak tepe, örnek inşa planları ve karmaşık renkli duvarlarıyla dizayn edilmişti. Kürtler'in tüm tarih, gelenek, görenek ve kültür mirasları Kürtçe'nin derinliklerinde gizlidir.
Yazılı belgelerde MÖ. 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde “kummu” olarak geçer.
Kral 1.Antiokhos'un (Tanrılar Dağı) Nemrud dağına yaptırdığı görkemli kutsal alan, kendi heykeli ve herbiri 9 m yüksekliğinde olan Tanrı heykelleri 1987 yılında UNESCO tarafından “insanlığın kültür mirası” listesine alınmıştır.
Yüzyıllardır ışık Anadoluya Tanrılar dağı Nemruddan doğar ve tüm dünya uygarlığa uyanır.

Kommagen Kralı bir keresinde Asurlulara başkaldırır. Asur kralı Sargon Kommagenleri yener ve yenilen asi kralı: “Tanrılardan korkusu olmayan tanrısız bir adam bu. Sadece kötü planlar yapan bir hilekar,” diyerek suçlar. Kral Sargon’un nitelemesi fazlasıyla öznel görünebilir. Ancak Sargon sözlerine söyle devam eder: “karısını, oğullarını ve kızlarını, malını ve hazinelerini aldım ve son olarak halkını aldım ve onları Mezopotamya’nın güneyine (bugün Irak) sürdüm.” Anlaşılan, yerleşik halkları yurtlarından topraklarından sürmek o zamanlarda da uygulanan bir yöntemdi.

===Komagenenin Tarihi Eserleri===


Gündoğumu ve günbatımının tüm ihtişamıyla izlenebildiği bu tepede, Kommagene Kralı 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan bir tümülüs ve tümülüsün üç tarafını çevreleyen kutsal alanlar inşa ettirmiştir
Doğu ve batı teraslarda; sıra halinde dizilmiş blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde muhteşem heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmaktadır. Heykeller, bir aslan ve bir kartal heykeliyle başlar ve aynı düzende son bulur. Hayvanların kralı olan aslan yeryüzündeki gücü, tanrıların habercisi olan kartal ise göksel gücü sembolize eder. Heykeller her iki tarafta da şu şekilde sıralanmıştır:



--------------------------------------------------------------------------------

==MİTANİ KRALLIĞI==

Mitaniler, Hurri konfederasyon denemesinden sonra kurulan daha güçlü bir federasyon konumundadır. Habur çayının doğduğu yerde Vaşukani adlı bir kent merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır. Hurri dil grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da, bugünkü Urfa, Mardin ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürmektedir. M.Ö 1500-1250 yılları arasında yaşamıştır.Demiri kendi tekelinde tutmuştur. At yetiştiriciliğinde meşhurdur.Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ortamını yaşamıştır. Mitaniler Suriye, Amuriye, Asur memleketiyle Kurdistanin Kerkük bölgesine kadar olan topraklara hüketmişlerdir. En son Asur İmparatoru Salmanassar tarafından varlığına geçici olarak son verilmiştir.

Mitanilerin başkentinin adı Vaşukanidir. Kürtçede başikani veya hoşkani “güzel pınar” demektir. V-B-H harflerinin sesleri birbirine çok benzer. Zamanla ses değişimi olmuş olması yüksek olasılıktır. Belkide Kurdistanda halen V harfini kullanıyorlardır. Mitanilerin aryen kökenli oldukları biliniyor. Büyük olasılıkla Mitaniler Kürdlerin atalarıdır.

==GUTİ KRALLIĞI==

Zagros dağları ve Aşağı Zap nehrinin kıyılarında yaşayan ve bu günkü Kürtlerin atalarından biri olan Gutiler, M.Ö. 2700 yıllarında müstakil bir devlet kurar, Mezopotamya ve çevresindeki verimli topraklara yerleşirler.

Mezopotamya kuzeyindeki Akad memleketlerini M.Ö. 2649 yıllarında işgal edip tam iki asra yakın, Sümer ve Akadları idare ettiler. Gutiler daha çok Sümerlerin doğusunda Zagros eteklerinde yaşayan Aryen kökenli bir etnik gruptur.

“Guti” kelimesi Sümer kökenlidir ve manasıda (Gud=öküz, sığır) bugünkü Kürtçe’de yer alan “öküz, sığır sahibi halk” anlamına gelmektedir.

En son Guti kralının adı Tirigandır. Tir Kürtçede “Ok” demektir. Tirigan ise “Okçu” demektir.

==SUBARLAR==

Subarlar 'ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgileri Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Huriler olmuştur. M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında bölgede Subarlar 'ın yaşadıkları ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarlar 'ın Huriler'le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya'da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.
M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında Yukarı Fırat boylarında Subarlar'ın yaşadıklar Fırat adının bu kavim tarafından verildiği de ileri sürülmüştür. Subarlar Huriler'le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim olduk bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya, da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bilginler, Mezopotamya'da, gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler . M.Ö. 17. yüzyıl içindede Subariler Mitanni Krallığı’nı kurdu.


Seni Kaynaklar içinde boğayım ama anlamazsın... "Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur... A. EİNSTAİN"
 
==ANTİK KÜRT TARİHİ==

Kürtler tarih boyunca bir çok krallık, devlet ve beylik kurmuştur. Milattan önceki tarihlerde Mezopotamya’da tarih sahnesine çıkmış birçok topluluğun Kürt olması büyük ihtimaldir. Mesela isimleri tarihlerde anılan; Subarlar,Guti,Lulu, Kusi, Kassit, Mitaniler, Mannai, Urartu, Cyrtii (Kyrti/Kur-ti-i, Kimmer, Kardu, Med v.s. gibi kavimlerin çoğu Kürddür. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin atalarından bahsedildiği çok açıktır.

==YUNANLI KSENEFON VE ANLATIMLARI ==

Günü Gününe Onbinlerin Kürdistan'dan Geçişi
Kürdistan’a giriş tarihleri Milattan önce 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Kürdistan içerisinde yol alan Ksenefonun ordusu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı.

Grillos’un oğlu, Diodoradan doğma Tarihçi ve filozof Xenophon veya Ksenefon Milattan önce 431 yılı civarında Atina yakınlarındaki Erxieon’da doğdu. Yunanca Sokrates olarak telaffuz edilen filozof Sokrates’in öğrencisi idi.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö.430-355) Anabasis (sefer) adlı eserinde(6) yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda birçok bilgiler verir .

Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kiros/Keyhüsrev’in babası Pers kralı Darius (Kürdçe DARA) ölmüş. Büyük oğlu Artakserksis tahta geçmiş ama Kiros adlı küçük kardeş tahta çıkan kardeşi II Artakserksise (M.Ö. 404-358) karşı isyan etmiş ve tahtı ele geçirmek için ordu toplamaya başlamıştı. Kiros Kral olan kardeşi Artakserksis’e karşı sefere hazırlanıyordu.Yunanlı bir ordu toplayıp 10 bini aşkın savaşçının katıldığı İran seferini başlatmıştı. Sonuçta Ksenefon, Milattan önce 401 tarihinde Pers kralının oğlu Kiros’un komutanlığında, Kral ikinci Artakserksis’e karşı sefere katıldı.

Ksenefon’un Ellinika adlı kitabı, III. kitap, I. bölüm).

Kiros komutanlığındaki bu sefer M.Ö. 6 Mart 401 tarihinde bugünku Manisa ilinin Salihli ilçesi yakınlarındaki Sardes şehrinden çıkışla başladı. Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da 5 Eylül 401 tarihinde iki pers kral adayı orduları karşı karşıya geldiler. Kunaksa savaşında, ordusu galip gelmesine rağmen, Kiros öldürüldü. Böylece Ksenefon kral adayı ve dostu Kiros’u kaybetti. Yunanlılar savaşı kazanan taraf olmasına rağmen, destekledikleri kral adayı Kiros öldürülmüştü. Bu yüzden de, bir yandan savaşı kazandıkları için galip sayılırlarken, öte yandan da, destekledikleri Kiros öldürüldüğü için mağlup sayılıyorlardı. Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için 10 bini aşkın Yunanlı asker başsız ve komutansız kalmıştı. Bunun üzerine Ksenefon yeteneği ile kendisini komutan seçtirmişti. Ve Yunanlılar Ksenefon komutasında Yunanistan’a geri dönmeye başladılar. İşte bu dönüş tarihte “Onbinlerin Donüşü olarak” adlandırıldı. (Yunancası “Kiru Anavasi”).

Ksenefonun heykeli


Onbinler, donüşlerinde Kurdistandan ve Ermenistan da geçtiler. Komutan Ksenefon da başından geçenleri yazdı. Kiru Anavasi kitabı ortaya çıktı. Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümü, Onbinlerin Kurdistandan geçişini anlatır.

Onbinler, donüşlerinde Kurdistandan ve Ermenistan da geçtiler. Komutan Ksenefon da başından geçenleri yazdı. Kiru Anavasi kitabı ortaya çıktı. Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümü, Onbinlerin Kurdistandan geçişini anlatır.

Yunanistana geri dönen ordunun Kurdistana giriş tarihi: Milattan Önce 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Kurdistan içerisinde yol alan ordu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı. Ermenistana girdi.

--------------------------------------------------------------------------------

==KSENEFON VE KURDİSTANDAN GEÇİŞİ ==

Yazar, filozof, tarihçi ve komutan Ksenefon (Xenophon) Milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis adlı eserinin üçüncü kitabındada Karduklardan sözeder.

Yunanlı Xenophon 10 bini aşkın ordusuyla Pers ordusunu yendikten sonra başladığı yolculuktan geri dönerken Kardukların ülkesinden geçer ve Kardukların saldırısına uğradığını anlatır.

Mesela:

* Kürdlerin kimsenin hakimiyetini kabul etmeden özgür yaşadıklarını yazmış. Onun tarifine göre Karduklar dağlar arasında yaşayan savaşçı bir halktı. Akamenid kralına bağlı değildiler. Onların ülkesinden sonra Ermenistan gelmekteydi.

Ksene = yabancı, fon = ses. Ksenefon= yabancı ses, yabancılarla konuşan demektir.

Yazar, filozof, tarihçi ve komutan Ksenefon, üçüncü kitabının sonunda değinmeye başladığı Karduklardan bahseder:

*Karduklar çok savaşçı ve pek çevik insanlardı, İran Şahının düşmanı olup; ona tabi değillerdir. O kadardı ki Karduklar bir defasında 120 bin kişilik İranın kraliyet ordusu bunların ülkesini işgal etmiş, bir teki bile geriye dönemeden yok olmuştur, sebebide Kurdistanın çok karışık oluşu.
Ksenefon, Kardukhların, İranlılardan bambaşka soydan ve onlara çok düşman olduklarını, bir tanık olarak anlatmıştır.

Ksenefon dördüncü kitabında tekrar döner ve şunlardan bahseder:

*Kardukların ülkesine girdiklerinde düşmanın geçiş yollarını kapamamaları için sessiz ve hızlı bir şekilde ilerleme düşünceleri olduğunu yazmış.

*Kardukların toplanarak öndeki askerlere saldırdığını bazılarını öldürdüğünü ve diğerlerinide yaraladıklarını ve bu saldırının kendilerini sürpriz bir şekilde yakaladığını yazmış. Eğer Kardukhlar daha büyük bir rakamla bu saldırıyı yapsalardı ordusunun büyük bir bölümünün yokedilmiş olacağını anlatmış.

*Kardukların çok iyi savaşçılar olduğunu, ellerinde boyları büyüklüğünde yayları ve uzun okları olduğunu yazmış. Mükemmel okçu olduklarını ve yayları gererlerken sol ayağı ile yayın ağaç kısmına basıp kirişi gerdiklerini belirtmiş. Kürd oklarının büyük ve kuvvetli olduğundan Yunan askerlerinin kalkanlarını ve göğüs zırhlarını delip geçtiğini ve askerleri öldürdüğünü yazmış. Kürd oklarının bu özelliklerinden dolayıda Yunan askerlerinin o okları yerden alıp mızrak yerine geri fırlattığıı yazmış.

*Sapan kullandıklarını yazmış. Taş, ok ve sapanlarla bir nevi gerilla savaşı yürüttüklerini yazmış. Hep beraber saldırdıklarında , hep bir ağızdan, saldırı marşı biçiminde bir marş söylediklerini yazmış (Kürdçedir herhalde).

* İşgal sırasında Kardukların çoluk çocuğunu alarak dağlara çekilip işgalciye karşı direndiklerini yazmış. Kürd köylerindede epeyce bakır eşya olduğunu yazmış.

*Karduklarin dağlarda ateşler yakarak, bu ateşlerle biribirleriyle haberleştiklerini yazmış.

'''NOT: KSENEFON İ.Ö 401 YILINDA GÖRDÜĞÜ KÜRDLERİ ANLATIYOR.'''

* Kürd köylerinde, Kürd evlerinin çok güzel olduğunu, bol yiyecek bulunduğunu ve bu evlerde bolca şarap bulduklarını, şarap saklama sarnıçlarının sıvalanmış iyi sarnıçlar olduğunu yazmış. Kürdlerin çok modern ve gelişmiş bir toplum olduğunu anlatmış.

*Kürdlerin geçiş yollarını tıkadıklarını ve üstlerine tonlarca ağırlıkta kayalar attıklarını ve askerlerinin paramparça olduğunu, bazılarının öldüğünü diğerlerinin kol ayakların koptuğunu anlatmış. Birkaç çarpışmadan sonra Ksenefon anlaşma önerdiğini, ölü Yunanlılar’ın cesetlerini istediğini anlatmış. Kürdlerinde, Yunanlılara “evlerimizi yakmazsanız ölülerinizi size teslim ederiz”, dediklerini yazmış.

Tarihteki ilk Kürd-Yunan anlaşması. Bu anlaşma yapılırkende tercüman kullanılmış herhalde: Yunanca - Kürdçe.

*Anlaşmaya rağmen görüşmeler daha bitmeden Karduklar yeniden taşlar yuvarlamaya başlarlar. Yürüyüş ertesi gün Karduklar’la savaşa savaşa devam eder.

*Nihayet Yunanlılar “Kurdistan” ile Ermenistan’ı ayıran sınır olan Centrites Nehri‘ne (Ancient Turkey kitabının yazarı Seton Lloyd’a göre bu nehir Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı’dır) ulaşır.

* Kurdistandan 7 günlük geçiş süreci boyunca hiç uyuyamadıklarını ve sürekli savaştıklarını, çok sayıda silahlı Karduklar’ın saldırıları altında çatışarak Kurdistandan çıktıktan sonra rahat bir uyku uyuyabildiklerini yazmış.
Sonraki yürüyüşleri Ermenistan içine devam etmiş. (IV. Kitap, s. 287-91).

Bu haritada Ksenefon’un anlattığı Kurdistan ve Ermenistanı ayıran sınır.

Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı Van Gölünün altındaki uzun koludur.



Ksenefonun izlediği yol



Kürdler bu sınırların diğer yerlerindede yaşıyordu tabiki. Ksenefonun anlattıkları özellikle Kurmanci Kürdleri olabilir. Ermeniler bu bölgeye eskiden Trakya-Balkan bölgesinden göç ettikleri ıspatlandı. Frigce ve Ermenice çok yakındır birbirine zaten. Ermeniler oralara daha gelmemişken Ermenilerin yaşadığı yerlerde Kürdler yaşıyordu.

*Ksenefon Kürdistandan geçişleri süresinde başlarına gelen felaketlerin, Pers ordusuna karşı savaştıklarında başlarına gelenlerden daha fazla olduğunu yazmış.Ksenefonun 10 bini aşkın ordusuyla çıktığı yolda geri sadece 2 bin asker dönebilmiş.

Ksenefon’un “Karduklar" ve “Kardukhia” hakkında kısmen dedikleri bunlardır.

Kardukların modern Kürdler’in ataları olduğu görüşü bilim dünyasında kabul görmüştür.

====Etimolojik açıklama====

'''NOT: Ksenefon Kürdlere Kard-ukh-i demektedir.'''

Kard: Kürd, demek.

Kürdçedeki ‘u’ harfini Yunanlılar telaffuz edemiyorlar. Bundan dolayı da “a” olmuş.

“-ukh” eki eski Ermenice çoğul ekidir yani Türkçedeki -LER ile -LAR eki karşılığıdır.

Ermeniler Kürdlere Kurd-ukh/Gurd-ukh diyorlardı eski çağlarda bu da Kürt-ler demektir.

Yani Ksenefonun kullandığı “Kard-ukh” Kürd-ler demek.

Ama Ksenefon bu kelimeye bir de yunanca çoğul eki olan Kardukh-i'yi ekleyerek KARD-UKH-İ’ demiş. Bugünkü Türkçeye de ‘Kard-ukh-lar’ olarak çevrilmiş.

'''Yani KARD-UKH-İ “KÜRD-LER-LER” demek.'''

Karduklar özellikle Kurmanc Kürtleriyle yakınlık göstermektedir

Kürdistan – millattan önce 63 yılı




Kaynak

http://onlinebooks.l....?name=Xenophon Ksenefonun bütün kitapları

--------------------------------------------------------------------------------


==KURDUENE KRALLIĞI==

Yunanlı tarihçi ve komutan Ksenefon’un (Xenophon) milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis adlı eserinde “Kardukhi” dediği Kürdler tarafından Korduene Krallığı adında kurulmuş bir krallık vardı. Bu krallık Hakkari ve Diyarbakır arasında kurulmuştu. Kurduene krallığı Kürt prensleri tarafından yönetiliyordu. Ksenefonun dediğine göre bağımsız yaşayan bir halkdı ve Akamenid kralına bağlı değildiler. Daha sonra ise Ermeni olduğu sanılan Kral Tigranesin hükümdarlığını kabul etmiş Kürdler. Modern Ermeni tarihçilerinden Nicholas Adontz (Armenia In The Period Of Justinian, 1970) ve Cyrıl Toumanoff (Studies In Christian Caucasian History, 1963)’un görüşlerini de kısaca not etmek gerek. Toumanoff, lokal “Kardukhi hanedanlıkları”ndan, bir “Gordyene Krallığı”ndan ve “Korduene prensleri”nden, 298 yılından sonra onbeş kalesi bulunan Korduene prensliğinde/devletinde Roma kontrolünden sözeder (a.g.e., s. 181-182).

Adontz, Tigran’ın ordusundaki etnik gruplar arasında “Gordyen’ler”i de sayar (s. 318), modern Kürtler’in atalarının “Kurti”ler olduğunu söyler. Kürtler Kral Tigranesin ordusunda yer alıp birçok yerleşim yerini o dönemlerde hakimiyeti altına almıştır. Bunlar Mezopotamya, Azerbaycan, Suriye, Kapadokyadır. Kürtlerin orduda yer alması sayesinde Ermeni Kral İmparatorluğunu genişletebilmiştir.

Kral Tigranesin Kürt olduğuna dair iddialarda vardır. Tigranes adı Kürtçe kökenlidir. Kürtçede, Tir ve Tigr “Ok” demektir. Bu isim Dicle nehriyle bağlantılıdır. Avrupada Dicleye Tigris denir. –is eki ise Yunanca kelimelerin sonuna gelen ekdir ve –is eki çıkarılınca geriye “Tigr” kalıyor. Yani nehirin ok gibi gidiyor olmasından kaynaklanıyor Dicle nehrinin adı.
Yunancada j harfi yok ve yerine g harfı kullanılır, ondan Tij Tig olmuş olabilir.

Tij-Tijr-Tig-Tigr-Tigris.

Tij-Dij-Dic-Dicle

Tij ve Tir kelimeleri Kürdçe kökenlidir; keskin sivri ve ok anlamına gelmektedir. Yani Dicle nehrinin özellikleri.

Daha sonra ise Korduene Krallığı Roma imparatorluğunun bir eyaleti oldu ve Romalılar döneminde Kürt prensler tarafından yönetilmeye devam etti.

== STRABON ==

Ünlü coğrafyacı ve tarihçi ''Strabon'' (Latince: Strabo) M.Ö. 63 Amasya'da doğmuştur.
Amasya'dan ayrılıp Nil boyunca gezmiştir. Kendisi batıda Sardunya'ya, kuzeyde Karadeniz'den güneyde Etiyopya'nın sınırlarına kadar seyahat ettiğini söylemektedir.
En ünlü eseri o dönemin bilgisine göre dünya coğrafyasını anlattığı "Coğrafya"dır (Geographika). Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da bilinen Strabon'un bu ünlü eseri bir çok dile çevrilmiştir. Yunanlı Strabon Geography adlı kitabındada Kürdlerden bahsetmektedir.

Geography Of Strabo, 14. Kitap, s. 161-62, Suriye başlıklı bölüm).

İngilizce metni:
24. Near the Tigris lie the places belonging to the Gordyaeans, whom the ancients called Carduchians; and their cities are named Sareisa and Satalca and Pinaca, a very powerful fortress, with three citadels, each enclosed by a separate fortification of its own, so that they constitute, as it were, a triple city. But still it not only was held in subjection by the king of the Armenians, but the Romans stok it by force, although the Gordyaeans had an exceptional repute as master-builders and as experts in the construction of siege engines; and it was for this reason that Tigranes used them in such work. But also the rest of Mesopotamia became subject to the Romans.

Eskilerin Kardukhi dediği halka kendisi Gord diyor. K>G dönüşümü var. Yunanlılar Kürdçedeki ‘u’ harfini telaffuz edemedikleri için Straboda Kürd yerine Gord demiş.

*Dicle nehrinin bulunduğun yerlerin Kürtlere ait olduğunu söylüyor. Gordyaei (Gordyaea) bölgesine de değinen Strabon, bu bölgenin antiklerin “Kardukhi” dedikleri aynı yöre olduğuna işaret eder. Strabon, Gordyaei’ye dahil yerleşmeleri Sareisa, Satalca ve Pinaca şeklinde saymakta, yapı ve kuşatma tekniğinde usta olan Gordyaeiler’in bu sebeple Artaxiad hanedanlığının en ünlü kralı olan Tigranes (Tigran II) tarafından hizmete alındıklarını, Gordyaea ülkesinin en büyük ve en iyi parçasının Roma generali Pompey tarafından Tigranes’e verildiğine işaret etmektedir.

Bugün tarihi Kurdistanda bulunan yapıtların önemli bir kısmıda Kürdler tarafından inşa edilmiştir. Ermeni yapıtlarının bazılarınıda Kürdler inşa etmiştir.

==DİON CASSİUS==

II.Yüzyılda yaşayan Romalı Tarihçi Dion Cassius’da Kürdistana, “Gordyen” (Gord-Yurdu); 359 yılında, Sasanlılar tarafından Romalıların Amida (Diyarbakır)da kuşatılması sırasında bu şehirde bulunan A.Marcellinus ise, “Korduen” (Kord Yurdu) diyor.

Tarihçilerin kullandığı Kard, Kord, Gord ve Gordyaea adları Kürd ve Kürdistan adlarıyla aynıdır.

Kürd Yurdu – millattan önce 63 yılı



==KOMAGENE KRALLIĞI==

Kommagene krallığı MÖ 162 - MS 72 yılları arasında Anadoluda bugünkü Adıyaman ili cıvarlarında Kürtler tarafından kurulmuştur. Nemrud Dağı Kürt krallığının en önemli merkezi, başkentiydi. Bu krallığın en ünlü ismi kuşkusuz Kral Nemruddur. Kral Nemrud Kürd olup adıda Kürtçedir. Nemrud kelimesi Kürtçedeki “Namır” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir ve “ÖLÜMSÜZ” demektir. Yani Nemrud ölümsüz kraldır. Bu yüzdendir ki kendisinin heykellerini ve mimari eserlerini Nemrud dağının tepesine kendisini ölümsüzleştirmek için inşa ettirmiştir. Kürtlüğün tüm kriterlerini üzerinde taşıyan yuvarlak tepe, örnek inşa planları ve karmaşık renkli duvarlarıyla dizayn edilmişti. Kürtler'in tüm tarih, gelenek, görenek ve kültür mirasları Kürtçe'nin derinliklerinde gizlidir.
Yazılı belgelerde MÖ. 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde “kummu” olarak geçer.
Kral 1.Antiokhos'un (Tanrılar Dağı) Nemrud dağına yaptırdığı görkemli kutsal alan, kendi heykeli ve herbiri 9 m yüksekliğinde olan Tanrı heykelleri 1987 yılında UNESCO tarafından “insanlığın kültür mirası” listesine alınmıştır.
Yüzyıllardır ışık Anadoluya Tanrılar dağı Nemruddan doğar ve tüm dünya uygarlığa uyanır.

Kommagen Kralı bir keresinde Asurlulara başkaldırır. Asur kralı Sargon Kommagenleri yener ve yenilen asi kralı: “Tanrılardan korkusu olmayan tanrısız bir adam bu. Sadece kötü planlar yapan bir hilekar,” diyerek suçlar. Kral Sargon’un nitelemesi fazlasıyla öznel görünebilir. Ancak Sargon sözlerine söyle devam eder: “karısını, oğullarını ve kızlarını, malını ve hazinelerini aldım ve son olarak halkını aldım ve onları Mezopotamya’nın güneyine (bugün Irak) sürdüm.” Anlaşılan, yerleşik halkları yurtlarından topraklarından sürmek o zamanlarda da uygulanan bir yöntemdi.

===Komagenenin Tarihi Eserleri===


Gündoğumu ve günbatımının tüm ihtişamıyla izlenebildiği bu tepede, Kommagene Kralı 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan bir tümülüs ve tümülüsün üç tarafını çevreleyen kutsal alanlar inşa ettirmiştir
Doğu ve batı teraslarda; sıra halinde dizilmiş blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde muhteşem heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmaktadır. Heykeller, bir aslan ve bir kartal heykeliyle başlar ve aynı düzende son bulur. Hayvanların kralı olan aslan yeryüzündeki gücü, tanrıların habercisi olan kartal ise göksel gücü sembolize eder. Heykeller her iki tarafta da şu şekilde sıralanmıştır:



--------------------------------------------------------------------------------

==MİTANİ KRALLIĞI==

Mitaniler, Hurri konfederasyon denemesinden sonra kurulan daha güçlü bir federasyon konumundadır. Habur çayının doğduğu yerde Vaşukani adlı bir kent merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır. Hurri dil grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da, bugünkü Urfa, Mardin ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürmektedir. M.Ö 1500-1250 yılları arasında yaşamıştır.Demiri kendi tekelinde tutmuştur. At yetiştiriciliğinde meşhurdur.Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ortamını yaşamıştır. Mitaniler Suriye, Amuriye, Asur memleketiyle Kurdistanin Kerkük bölgesine kadar olan topraklara hüketmişlerdir. En son Asur İmparatoru Salmanassar tarafından varlığına geçici olarak son verilmiştir.

Mitanilerin başkentinin adı Vaşukanidir. Kürtçede başikani veya hoşkani “güzel pınar” demektir. V-B-H harflerinin sesleri birbirine çok benzer. Zamanla ses değişimi olmuş olması yüksek olasılıktır. Belkide Kurdistanda halen V harfini kullanıyorlardır. Mitanilerin aryen kökenli oldukları biliniyor. Büyük olasılıkla Mitaniler Kürdlerin atalarıdır.

==GUTİ KRALLIĞI==

Zagros dağları ve Aşağı Zap nehrinin kıyılarında yaşayan ve bu günkü Kürtlerin atalarından biri olan Gutiler, M.Ö. 2700 yıllarında müstakil bir devlet kurar, Mezopotamya ve çevresindeki verimli topraklara yerleşirler.

Mezopotamya kuzeyindeki Akad memleketlerini M.Ö. 2649 yıllarında işgal edip tam iki asra yakın, Sümer ve Akadları idare ettiler. Gutiler daha çok Sümerlerin doğusunda Zagros eteklerinde yaşayan Aryen kökenli bir etnik gruptur.

“Guti” kelimesi Sümer kökenlidir ve manasıda (Gud=öküz, sığır) bugünkü Kürtçe’de yer alan “öküz, sığır sahibi halk” anlamına gelmektedir.

En son Guti kralının adı Tirigandır. Tir Kürtçede “Ok” demektir. Tirigan ise “Okçu” demektir.

==SUBARLAR==

Subarlar 'ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgileri Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Huriler olmuştur. M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında bölgede Subarlar 'ın yaşadıkları ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarlar 'ın Huriler'le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya'da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.
M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında Yukarı Fırat boylarında Subarlar'ın yaşadıklar Fırat adının bu kavim tarafından verildiği de ileri sürülmüştür. Subarlar Huriler'le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim olduk bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya, da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bilginler, Mezopotamya'da, gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler . M.Ö. 17. yüzyıl içindede Subariler Mitanni Krallığı’nı kurdu.


Seni Kaynaklar içinde boğayım ama anlamazsın... "Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur... A. EİNSTAİN"

yunanli bir arastirmacinin varsayimlarindan ibaret ve bir cok kavmi daha once hic bir tarih sayfasinda gormedim duymadimda.. ama genede kaynaksiz bilgi icin tskler.. kesin niteliklerde kesin delillerde yani varsayim olmayan bir kaynak varsa onu eklersen sevinirim
 
TBMM, Kürt Özerkliğini Kabul Etti [10 Şubat 1922]

Forumun Güncel bölümünde bu başlığa bak hakkikatı anlarsın...

ATATÜRK'ün neyi ne zaman dediği çok önemlidir.Sen 10 Şubat 1922 diyorsun.Cumhuriyet ise 29 Ekim 1923'te kuruldu.eğer ATATÜRK'ün gerçek düşüncelerini öğrenmek istiyorsan Cumhuriyet ve sonrasına bakman lazım.
 
akro72 o kopyala yapıstır yaptıgın yazının orjınalındedemı kürdistan gecıyo yoksa cevıren lermı kurdıstan dıye yazmıslar:D
 
Müslüman Türk Türktür

Müslüman olmayan Türk tükürüktür

MüsLüman Olmayan TÜRKLERE Tükürüktür Diyen Biri NasiL Olur Da Ben MüsLümanim DiyebiLir ? Hic Kuran-i Kerim Okudun Mu ? Tarih KitapLarini Okudun Mu ? Mesajini EditLe
 
O laftan maksad İslam düşmanlarıdır

Necip Fazıl o sözü Müslüman olmayanlar için değil,tek parti diktatöryasında İslam düşmanlığı tuğyan eden,ve bunu Türk-Türkçülük kılıfı ile yapanlara söylemiştir.

Yoksa bir insan kendisi Müslümanlık'ı seçmiyorsa bu insana tahkir caiz değildir.Herkesin dini kendine.İnsanları cennete girme hürriyeti de vardır,cehenneme girme hürriyeti de.
 
O laftan maksad İslam düşmanlarıdır

Necip Fazıl o sözü Müslüman olmayanlar için değil,tek parti diktatöryasında İslam düşmanlığı tuğyan eden,ve bunu Türk-Türkçülük kılıfı ile yapanlara söylemiştir.

Yoksa bir insan kendisi Müslümanlık'ı seçmiyorsa bu insana tahkir caiz değildir.Herkesin dini kendine.İnsanları cennete girme hürriyeti de vardır,cehenneme girme hürriyeti de.

bu aciklamayi o cumlenin icine koy yoksa cok yanlis anlasilacak yorumlar yapiyorsun.. saygilarimla
 
bu aciklamayi o cumlenin icine koy yoksa cok yanlis anlasilacak yorumlar yapiyorsun.. saygilarimla

Gerek yok...

İnsanlar biraz çaba göstermeli birşey öğrenmek için ve bilgi sahibi olmadan da fikir sahibi olmamalı.

Bu yazı bir tık uzaklıkta...

Asıl yazıyı düzeltmesi gereken Kürtlere Amerikancık diyen elemandır.Kürtlere bu kadar düşmansa çok istiyorsa bulsun kafasına uygun 3-5 adam savaş açsın Kürtlere.Bölücülüğü şimdi kendisi yapıyor
 
Gerek yok...

İnsanlar biraz çaba göstermeli birşey öğrenmek için ve bilgi sahibi olmadan da fikir sahibi olmamalı.

Bu yazı bir tık uzaklıkta...

Asıl yazıyı düzeltmesi gereken Kürtlere Amerikancık diyen elemandır.Kürtlere bu kadar düşmansa çok istiyorsa bulsun kafasına uygun 3-5 adam savaş açsın Kürtlere.Bölücülüğü şimdi kendisi yapıyor

tercih senin dostum.. baskasinin yaptigi hatayi bilerek ve isteyerek sende yapiyorsun.. senin o hatayi yapan insandan ne ayricaligin kaliyor ki ? hem biz burda 40 yillik asker arkadasida deiliz senin neyi ne icin yazdigini bilelim ;) o yuzden yazilarini daha duzenli yazmani ve anlasilir olmasini rica ediyorum.. en azindan aciklama koy ki bizde neyi ne icin yazdigini bilelim.. bilelim ki seni tanimadan silmeyelim.. iyi forumlar
 
Geri
Üst