türk ocağı
serdengeçti
Muhsin Yazıcıoğlu 12 Eylül döneminde kendisinin ve ülkücü sanıkların çektikleri işkenceyi anlatıyor:
İhtilalin kaçıncı günü alındınız?
Şubat ayının sonuna kadar teslim olmadım. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” diye bir dava organize edildi. Bize teslim ol çağrıları yapıldı. Kızılay’da bir büroda kalıyordum. Bir gün kapım çalındı. Ben “Üzerimi giyiyorum” diye seslenince, “Namahrem misin ya!” diye bağırarak kapıyı kırdılar. Zeki Kaman adlı bir komiser, “Yazıcıoğlu, nasıl bulduk seni!” dedi. Kapının önüne çıktık. Her taraf sarılmış. Arabanın oraya geldiğimde, birkaç taraftan vurdular. Arabada darp yapmak istediler, karşı koydum. Dürüst Oktay adlı başkomiser, “Dokunmayın, biz teslim ettikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar” dedi. Atatürk Öğrenci Yurdu’nun önünde gözümü bağlayıp ellerimi kelepçelediler. Başka bir ekibe devrettiler. Ama gerçekte devir miydi, yoksa o süsü mü verdiler, anlayamadım. Bir nizamiyeden geçtiğimi anladım. Kolumdan tutarak indirdiler. Daha orada sağımdan solumdan arkamdan tekme atmaya başladılar.
Bağırıyor musunuz o anda?
Hayır, yalnız “kolumu bırakın” diye direndim. Arkadan enseme vuruldu, kafam bir yere çarptı ve alnımdan aşağıya doğru ılık ılık kan aktı. Hakaret ede ede, vura vura götürdüler, ayakkabılarımı, çorabımı çıkarttılar. Bir kalasın üzerine sırt üstü yatırıldım ve iple bağlandım. O zamanki, Ülkü Ocakları’da , MHP Gençlik Kolları’nda görev yapmış ama henüz yakalanmamış olan kişileri soruyorlardı.
Aklınızdan ne geçiyordu?
Kendi vicdanımda doğru kabul ettiklerimin dışında bir şeyi asla kabullenmeyeceğim. Gerekirse bir ülkücü işkence masasında ölür. Böyle bir psikolojiyle karşı koyuyorum. Beni yatırır yatırmaz serçe ve ayak parmaklarımdan devreyi tamamlayacak şekilde cereyan verdiler. Bundan çok etkilenmedim. Sonra bütün çamaşırlarımı çıkarttılar. O zaman haya duygusuyla direnmeye başladım ve orada ilk hatayı yaptım. Çünkü yapılandan etkilenmiş olduğumu anladılar.
Eyvah!
Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler. İşkenceden ziyade soyundurulmuş olmaktan etkilendiğim anlaşıldığı için, sonraki sorgulara soyundurularak alındım.
Bunları yapan asker mi, polis mi?
Polis ve askerden oluşan karma bir tim olduğu kanaatindeyim. Zaten askerî savcıların kontrolünde, askerî bir ortamda yapılıyor. Sonra beni askıdan indirip bir demir parmaklığa götürdüler. Bileklerimden panele kelepçelediler. Yan odada da sorgulama yapılıyor, işkence sesleri geliyor. Orada herkese “komutanım” demek zorundaydık..
Onlar size nasıl sesleniyor?
Bizim adımız da “lan”. Bir ara omuzuma bir ot yastık kondu. Çok rahatladım. Herhalde birisi bana iyilik yaptı dedim. Ama bir müddet sonra yastık ağırlaştı.. Dedim ki, “Şu yastığı öbür tarafa kor musunuz?” “Yasak lan” dedi. Anladım ki yastık da işkencenin bir parçası. Yemek yok. Su içmek yasak: Bir, psikolojik baskı gerekçesi olarak. Bir de cereyana verildiğimiz için, vücut susuz kalıyor, ani bir su içme halinde iç kanamadan ölümler meydana geliyormuş. Bazı arkadaşlarımızın tuvalet ihtiyacı için gittiğinde, oraya buraya dökülmüş sulardan eliyle alıp yaladıklarını biliyoruz. Bizi soyundurdukları zaman, üzerimizden bir kova su dökülüyor. Vücudumuzda elektrik akımı gezdirildiğinde o su, her tarafımızı birden etkiliyor. Ayaklarımızın altına falaka vuruldu. Bir arkadaşımız, araba lastiğinin içinde sıkıştırılarak döndürüldü. Yüzlerce arkadaşım işkenceyi benden çok daha ağır yaşadı.
Geceleri hücrede mi yatıyorsunuz?
Hep sandalyede bağlı oturuyoruz. Hiç yatmadık 20 gün. Sonra, Haluk Kırcı ile savcının önünde karşı karşıya geldik, gözlerimiz açık. Beni görür görmez, “Abi özür diliyorum. Bana ısrarla ifadende, Muhsin Yazıcıoğlu’na yer vereceksin dediler. Ben de nasıl olsa yakalanmamıştır, sırf oradan bir an evvel çıkayım diye bunları söyledim.” dedi.
Sizin bir de kafes hikayeniz vardı.
Mamak Cezaevi’nde kafes diye bir yer var. Üç tarafı demir parmaklıklarla çevrili. Biz de girdik o kafese. Her hareket için izin almak zorundasınız. İzinsiz oturduğunuz için coplanıyorsunuz. İster bir kişi ol, ister yirmi kişi, belli saatlerce kalk, rahat, hazır ol, yerinde say, uygun adım marş. Kafesin içinde dört dönüyorsunuz. Ayağını şaşırttın. “Gel bakayım”, dayak. “Niye gözüme baktın? Tavana bakacaksın” dayak. Solcular da, ülkücüler de aynı kafeste. Konuşmak yasak. Kesinlikle, sağına soluna bakamıyorsun. Sadece önüne bakacaksın. Çağrıldığın zaman tavana bakarak gideceksin.
Kafeste marş söyletiliyor mu?
Evet. İzmir Marşı, Eskişehir Marşı. Saat 16’da İstiklal Marşı söylettiriliyor. Tuvalet ihtiyacınız oldu, uygun adım marşla gidiyorsunuz. Ben bunu yaşamamak için hiç tuvalete gitmek istemedim. Sonra koğuşa gönderildim. 51 kişiyiz, 7’si ülkücü, gerisi sol gruba mensup. Nöbetleşe karavana almaya gidiliyor. Orada sorular soruyorlar. Cevap veremeyenler ve bağırarak söylemeyenler dayak yiyor. Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var Mamak’ta. Orada kalanlardan birinde tetanos çıktı, birine verem teşhisi kondu. Dilekçeler yazdırıyorlar diyorlar ki: “Bu koğuş sağlıksızdır, kapatılsın.” Hiç cevap verilmiyor. Bir gün, Kenan Evren, Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar. “İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.
Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.
Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor. Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin 1-2-3’ü kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz, kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor. O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya çıkarttı. Ama biz yine de ailelerimize işkence gördüğümüzü söylemedik.
Üzmemek için mi?
Üzmeyelim diye. Ama sol grup, böyle değil. Annesiyle görüş kabinine girdiği anda feryadı basıyor. Onlar da hemen oradan çıkıyor, Başbakanlık’ın önüne gidiyorlar. Aileleriyle ellerini arkada tutarak görüşüyordu arkadaşlarımız, şişlikleri görmesinler diye. Ben hiç ailemi ziyarete istemedim. Sadece açık görüşte, bayramlarda benim ailem geldi. Bizde yaşadıklarımızı abartma değil de, azaltma gibi bir özellik var. Genel olarak bir ülkücü karakteri bu. Ben cezaevinde arkadaşlara yazı yazın, şiir yazın dedim. Bir kompozisyon yarışması verdim. Orada kader konusunu inceleyeceksiniz dedim. Cezaevindeki arkadaşlarımız içersinden edebiyatçı, şair, roman yazarı çıkmalı. Bunları yalnız onlar yazabilir. Ancak, tevekküle sahip olan birisinin acılarını dışarıya yansıtabilmesi, o acılarından şikayet ederek bir roman, bir hikaye, bir şiir çıkartması son derece zordur.
Bunu bir eksiklik olarak görüyor musunuz?
Biz elbette kaderimize değil ama yaşadıklarımıza isyan etmeliydik. Bu kadere isyan değildi ki. Kadere karşı gelmek değildi.
Bir hamlık vardı o zaman hepinizde.
Aslında bu hayat görüşünde bir hamlık değil. Başkalarının hayatını sona erdirmek Allah’ın iradesindedir. İşkence, zulüm, dinimizin reddettiği bir eylem. Haksızlık ve adaletsizlik kabul edilmeyecek bir yaklaşım. Tabii bunu kendimiz yapmadığımız için başkasının yapmasını da istemiyoruz, karşı çıkıyoruz. Fakat dışarıya feryat ederek, ağlamak, sızlamak, bağırmak, çağırmak da onurumuza yediremediğimiz şeyler.
Bunun altında biraz kibir de var ama...
Kibir mi dersiniz, gurur mu dersiniz yoksa bu feryadı da aşağılanma gibi algılayan bir psikoloji mi? Biz bu kötü muamelelerin hepsini beraber yaşadık. Sola ne yapılmışsa, bize de aynısı yapıldı. Ama solda isyan kültürü var. Bu isyan kültürünün getirdiği tahrikle karşı tarafta çatışma ortamına daha fazla girme eğilimi var.
79’da Ankara Emniyeti’ne götürülürken kapının önünde benim kolumdan tuttu bir polis, dedim ki “Benim kolumdan tutma. Ben Türk gençliğini temsil ediyorum. Hırsız değilim, terörist değilim, vatan haini değilim.” O zaman bir komiser dedi ki: “Bırak kardeşim dokunma, zaten bıraksan da kaçmaz.” Asansöre bindim aynı polisle, yukarı çıkıyoruz. “Sen kolundan tutulamaz adam mısın?” dedi. Hiç seslenmedim, gözüne baktım sadece. “Bakma gözüme” dedi. Sonra da geldi bir başka görevli, “Dokunma kardeşim, sen buraya kadar getirirsin, buraya teslim ettiğine göre seni ilgilendirmez” dedi. 12 Eylül’den sonra C 5’teyim. Birden bire mideme güm güm vuruldu. Bütün organlarım ağzımdan çıktı zannettim. Sonra dedi ki vuran: “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı.”
–Aa aynı adam!
–“Sen” dedi, “Bir zamanlar kartaldın. ‘Kolumdan tutulamaz’ dedin.” Gitti geldi, fırsat buldukça vurdu bana. O “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı” sözü, 79’u hatırlattı. O zaman kolumdan tutan kişi, sarı, yüzünde çiller bulunan, uzun boylu, saçları dökük, asker tıraşı gibi saçlarını tıraş eden bir polisti.
Öğrendiniz mi sonra kim olduğunu?
Öğrenemedim. Şöyle bir örnek daha vereyim. İstiklal Marşı söylenecek. Hep beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, “İstiklal Marşına başla.” Topluca söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı zorla söylettiriliyor.
Bu müthiş bir paradoks
Evet. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algalınır, söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, “Ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm. Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum. Sesini hiç çıkartmadı. İstiklal Marşı benim de marşımdır demedi. İstiklal Marşı söylememekten dolayı mahkemeye giden arkadaşlarımız oldu. Hakim bile anlayamıyor bunu. Aslında anlıyor ama sonuçta önüne gelen dosyaya göre davranıyor.
Ben cezaevindeyken de solcuların işkence görmesine dayanamayıp, bağırdığım. Solcular için hücrede yattım
Nasıl oldu?
Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar. “Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki: “Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına çarptırıldım.
Kafanızdaki soyut devletle, hayatın somut devleti arasındaki fark, sizi nasıl etkiledi? Bir deprem yaşadınız mı? Biz kandırılmışız dediniz mi?
Yani öpmek istediğimiz bir el tarafından dövüldüğümüz hissine kapıldık mı? Ben aslında öpmek istediğim bir el gibi görmedim. Mücadele hayatımda da, bir yerin görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir milliyetçiler, ben böyle görüyorum.
Gerçekten devletin sizleri kullandığı hissine kapılmadınız mı?
Kullanıldığınız kavramı biraz ağır buluyorum; ama istismar edildiğimizi görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.
Ruhunuzda ve bedeninizde ne tür etkiler bıraktı işkence?
Öncelikle müthiş bir tecrübe birikimi oluşturdu, çok acı olsa da. Çünkü kendi bedenlerinde işkenceyi yaşamış, haksızlığı yaşamış insanlar olarak, işkencenin olmadığı bir dünyayı sağlamak istemek ve bunun için, gerekirse her türlü fedakarlığı göze almak kültürünü geliştirdi.
Bu olumlu kısmı, olumsuza gelelim.
Herhalde bunlar bedenimizde zaman içerisinde çıkıyor. Bazı arkadaşlarımız çok erken yaşlarda bunun tahribatlarını yaşıyorlar. Ben bedenen çok şükür sağlıklıyım. Belki iç dünyamızı diri tutan, bizim bir özelliğimiz olan inançlarımızdan kaynaklanan bir sabır kültürü var. İnançlarımız bizi öbürlerinden çok daha fazla korumuştur. Mesela ben beraber yattığım Dev–Genç genel başkanına diyordum ki, şimdi senin işin benden daha zor. Sen cezaevinden çıktığın zaman elli yaşına gelmiş olacaksın, ondan sonraki durumun ne olacak, evlenecek misin, çocukların olacak mı, bütün bunları düşünüyorsun. Çünkü o sabaha kadar çok fazlaca uyumadan kalırdı. Ben kalkıyorum, seccademi seriyorum. Namaza durduğumda başka bir âleme gidiyorum, burada yaşamıyorum. Beni tedavi eden böyle bir avantajım var. Bu da ruhi tedavi imkanı veriyor bize. Dolayısıyla bu ağır travmaya rağmen, hem bedenen, hem de ruhen sağlıklı kaldığımı düşünüyorum.
İdam edilenler ülkücüler:
Mustafa Pehlivanoğlu 7 Ekim 1980 Ankara
Cevdet Karakaş 4 Haziran 1981 Elazığ
İsmet Şahin 20 Ağustos 1981 İstanbul
Fikri Arıkan 27 Mart 1982 Ankara
Cengiz Baktemur 30 Nisan 1982 Elazığ
Ali Bülent Orkan 13 Ağustos 1982 Ankara
Halil Esendağ 5 Haziran 1983 İzmir
Selçuk Duracık 5 Haziran 1983 İzmir
Hapiste öldürülenler:
Hüseyin Kurumahmutoğlu 14 Temmuz 1987 ( Takke taktığı için dipçikle şehid edildi)
Şeyhmuz Durgun 23 Ekim 1985 ( Namaz esnasında dipçiklenerek şehid edildi)
Kürtlere ve sol görüşlülere işkence edildiği için devlet düşmanlığına soyunulduğunu ifade eden ve bunu konu başlığı yaparak devlete isyan hareketlerini meşrulaştırmak isteyen arkadaşlara bu yazı ithaf edilmiştir. Devlet zulmetmişse sadece kürtlere ve solculara değil, bizatihi devletinin yanında olan ülkücülerede zulmetmiştir.
Bazı kürtler ve solcular intikam almak için devlete isyana bahane bulmuş, seksen öncesi bıraktıkları yerden devam etmişler, illegal örgütlerle terör eylemlerine katılırken, ülkücü kareket yaşadığı zulme, adaletsizliğe, öpmeye kalktıkları elden yedikleri şamara rağmen devletü ebed müddet için, asalayla, pkk ile mücadelede etkin rol oynamış ve her şeye rağmen Türk Devletinin yanında olmuşlardır.
Türkün devletine alacağı tavır bundan başka bir tavır olamaz, işkenceyse, zulümse, bedel ödemekse ağabeylerimizde ödedi, ancak hayatlarının hiç bir dönemide vatan haini olarak anılmadıkları gibi, ömürlerinin sonuna kadarda şerefli bir mücadelenin onuruyla alınları ak vatansever olarak adlandırılacaklar.
İhtilalin kaçıncı günü alındınız?
Şubat ayının sonuna kadar teslim olmadım. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” diye bir dava organize edildi. Bize teslim ol çağrıları yapıldı. Kızılay’da bir büroda kalıyordum. Bir gün kapım çalındı. Ben “Üzerimi giyiyorum” diye seslenince, “Namahrem misin ya!” diye bağırarak kapıyı kırdılar. Zeki Kaman adlı bir komiser, “Yazıcıoğlu, nasıl bulduk seni!” dedi. Kapının önüne çıktık. Her taraf sarılmış. Arabanın oraya geldiğimde, birkaç taraftan vurdular. Arabada darp yapmak istediler, karşı koydum. Dürüst Oktay adlı başkomiser, “Dokunmayın, biz teslim ettikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar” dedi. Atatürk Öğrenci Yurdu’nun önünde gözümü bağlayıp ellerimi kelepçelediler. Başka bir ekibe devrettiler. Ama gerçekte devir miydi, yoksa o süsü mü verdiler, anlayamadım. Bir nizamiyeden geçtiğimi anladım. Kolumdan tutarak indirdiler. Daha orada sağımdan solumdan arkamdan tekme atmaya başladılar.
Bağırıyor musunuz o anda?
Hayır, yalnız “kolumu bırakın” diye direndim. Arkadan enseme vuruldu, kafam bir yere çarptı ve alnımdan aşağıya doğru ılık ılık kan aktı. Hakaret ede ede, vura vura götürdüler, ayakkabılarımı, çorabımı çıkarttılar. Bir kalasın üzerine sırt üstü yatırıldım ve iple bağlandım. O zamanki, Ülkü Ocakları’da , MHP Gençlik Kolları’nda görev yapmış ama henüz yakalanmamış olan kişileri soruyorlardı.
Aklınızdan ne geçiyordu?
Kendi vicdanımda doğru kabul ettiklerimin dışında bir şeyi asla kabullenmeyeceğim. Gerekirse bir ülkücü işkence masasında ölür. Böyle bir psikolojiyle karşı koyuyorum. Beni yatırır yatırmaz serçe ve ayak parmaklarımdan devreyi tamamlayacak şekilde cereyan verdiler. Bundan çok etkilenmedim. Sonra bütün çamaşırlarımı çıkarttılar. O zaman haya duygusuyla direnmeye başladım ve orada ilk hatayı yaptım. Çünkü yapılandan etkilenmiş olduğumu anladılar.
Eyvah!
Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler. İşkenceden ziyade soyundurulmuş olmaktan etkilendiğim anlaşıldığı için, sonraki sorgulara soyundurularak alındım.
Bunları yapan asker mi, polis mi?
Polis ve askerden oluşan karma bir tim olduğu kanaatindeyim. Zaten askerî savcıların kontrolünde, askerî bir ortamda yapılıyor. Sonra beni askıdan indirip bir demir parmaklığa götürdüler. Bileklerimden panele kelepçelediler. Yan odada da sorgulama yapılıyor, işkence sesleri geliyor. Orada herkese “komutanım” demek zorundaydık..
Onlar size nasıl sesleniyor?
Bizim adımız da “lan”. Bir ara omuzuma bir ot yastık kondu. Çok rahatladım. Herhalde birisi bana iyilik yaptı dedim. Ama bir müddet sonra yastık ağırlaştı.. Dedim ki, “Şu yastığı öbür tarafa kor musunuz?” “Yasak lan” dedi. Anladım ki yastık da işkencenin bir parçası. Yemek yok. Su içmek yasak: Bir, psikolojik baskı gerekçesi olarak. Bir de cereyana verildiğimiz için, vücut susuz kalıyor, ani bir su içme halinde iç kanamadan ölümler meydana geliyormuş. Bazı arkadaşlarımızın tuvalet ihtiyacı için gittiğinde, oraya buraya dökülmüş sulardan eliyle alıp yaladıklarını biliyoruz. Bizi soyundurdukları zaman, üzerimizden bir kova su dökülüyor. Vücudumuzda elektrik akımı gezdirildiğinde o su, her tarafımızı birden etkiliyor. Ayaklarımızın altına falaka vuruldu. Bir arkadaşımız, araba lastiğinin içinde sıkıştırılarak döndürüldü. Yüzlerce arkadaşım işkenceyi benden çok daha ağır yaşadı.
Geceleri hücrede mi yatıyorsunuz?
Hep sandalyede bağlı oturuyoruz. Hiç yatmadık 20 gün. Sonra, Haluk Kırcı ile savcının önünde karşı karşıya geldik, gözlerimiz açık. Beni görür görmez, “Abi özür diliyorum. Bana ısrarla ifadende, Muhsin Yazıcıoğlu’na yer vereceksin dediler. Ben de nasıl olsa yakalanmamıştır, sırf oradan bir an evvel çıkayım diye bunları söyledim.” dedi.
Sizin bir de kafes hikayeniz vardı.
Mamak Cezaevi’nde kafes diye bir yer var. Üç tarafı demir parmaklıklarla çevrili. Biz de girdik o kafese. Her hareket için izin almak zorundasınız. İzinsiz oturduğunuz için coplanıyorsunuz. İster bir kişi ol, ister yirmi kişi, belli saatlerce kalk, rahat, hazır ol, yerinde say, uygun adım marş. Kafesin içinde dört dönüyorsunuz. Ayağını şaşırttın. “Gel bakayım”, dayak. “Niye gözüme baktın? Tavana bakacaksın” dayak. Solcular da, ülkücüler de aynı kafeste. Konuşmak yasak. Kesinlikle, sağına soluna bakamıyorsun. Sadece önüne bakacaksın. Çağrıldığın zaman tavana bakarak gideceksin.
Kafeste marş söyletiliyor mu?
Evet. İzmir Marşı, Eskişehir Marşı. Saat 16’da İstiklal Marşı söylettiriliyor. Tuvalet ihtiyacınız oldu, uygun adım marşla gidiyorsunuz. Ben bunu yaşamamak için hiç tuvalete gitmek istemedim. Sonra koğuşa gönderildim. 51 kişiyiz, 7’si ülkücü, gerisi sol gruba mensup. Nöbetleşe karavana almaya gidiliyor. Orada sorular soruyorlar. Cevap veremeyenler ve bağırarak söylemeyenler dayak yiyor. Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var Mamak’ta. Orada kalanlardan birinde tetanos çıktı, birine verem teşhisi kondu. Dilekçeler yazdırıyorlar diyorlar ki: “Bu koğuş sağlıksızdır, kapatılsın.” Hiç cevap verilmiyor. Bir gün, Kenan Evren, Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar. “İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.
Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.
Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor. Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin 1-2-3’ü kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz, kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor. O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya çıkarttı. Ama biz yine de ailelerimize işkence gördüğümüzü söylemedik.
Üzmemek için mi?
Üzmeyelim diye. Ama sol grup, böyle değil. Annesiyle görüş kabinine girdiği anda feryadı basıyor. Onlar da hemen oradan çıkıyor, Başbakanlık’ın önüne gidiyorlar. Aileleriyle ellerini arkada tutarak görüşüyordu arkadaşlarımız, şişlikleri görmesinler diye. Ben hiç ailemi ziyarete istemedim. Sadece açık görüşte, bayramlarda benim ailem geldi. Bizde yaşadıklarımızı abartma değil de, azaltma gibi bir özellik var. Genel olarak bir ülkücü karakteri bu. Ben cezaevinde arkadaşlara yazı yazın, şiir yazın dedim. Bir kompozisyon yarışması verdim. Orada kader konusunu inceleyeceksiniz dedim. Cezaevindeki arkadaşlarımız içersinden edebiyatçı, şair, roman yazarı çıkmalı. Bunları yalnız onlar yazabilir. Ancak, tevekküle sahip olan birisinin acılarını dışarıya yansıtabilmesi, o acılarından şikayet ederek bir roman, bir hikaye, bir şiir çıkartması son derece zordur.
Bunu bir eksiklik olarak görüyor musunuz?
Biz elbette kaderimize değil ama yaşadıklarımıza isyan etmeliydik. Bu kadere isyan değildi ki. Kadere karşı gelmek değildi.
Bir hamlık vardı o zaman hepinizde.
Aslında bu hayat görüşünde bir hamlık değil. Başkalarının hayatını sona erdirmek Allah’ın iradesindedir. İşkence, zulüm, dinimizin reddettiği bir eylem. Haksızlık ve adaletsizlik kabul edilmeyecek bir yaklaşım. Tabii bunu kendimiz yapmadığımız için başkasının yapmasını da istemiyoruz, karşı çıkıyoruz. Fakat dışarıya feryat ederek, ağlamak, sızlamak, bağırmak, çağırmak da onurumuza yediremediğimiz şeyler.
Bunun altında biraz kibir de var ama...
Kibir mi dersiniz, gurur mu dersiniz yoksa bu feryadı da aşağılanma gibi algılayan bir psikoloji mi? Biz bu kötü muamelelerin hepsini beraber yaşadık. Sola ne yapılmışsa, bize de aynısı yapıldı. Ama solda isyan kültürü var. Bu isyan kültürünün getirdiği tahrikle karşı tarafta çatışma ortamına daha fazla girme eğilimi var.
79’da Ankara Emniyeti’ne götürülürken kapının önünde benim kolumdan tuttu bir polis, dedim ki “Benim kolumdan tutma. Ben Türk gençliğini temsil ediyorum. Hırsız değilim, terörist değilim, vatan haini değilim.” O zaman bir komiser dedi ki: “Bırak kardeşim dokunma, zaten bıraksan da kaçmaz.” Asansöre bindim aynı polisle, yukarı çıkıyoruz. “Sen kolundan tutulamaz adam mısın?” dedi. Hiç seslenmedim, gözüne baktım sadece. “Bakma gözüme” dedi. Sonra da geldi bir başka görevli, “Dokunma kardeşim, sen buraya kadar getirirsin, buraya teslim ettiğine göre seni ilgilendirmez” dedi. 12 Eylül’den sonra C 5’teyim. Birden bire mideme güm güm vuruldu. Bütün organlarım ağzımdan çıktı zannettim. Sonra dedi ki vuran: “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı.”
–Aa aynı adam!
–“Sen” dedi, “Bir zamanlar kartaldın. ‘Kolumdan tutulamaz’ dedin.” Gitti geldi, fırsat buldukça vurdu bana. O “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı” sözü, 79’u hatırlattı. O zaman kolumdan tutan kişi, sarı, yüzünde çiller bulunan, uzun boylu, saçları dökük, asker tıraşı gibi saçlarını tıraş eden bir polisti.
Öğrendiniz mi sonra kim olduğunu?
Öğrenemedim. Şöyle bir örnek daha vereyim. İstiklal Marşı söylenecek. Hep beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, “İstiklal Marşına başla.” Topluca söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı zorla söylettiriliyor.
Bu müthiş bir paradoks
Evet. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algalınır, söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, “Ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm. Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum. Sesini hiç çıkartmadı. İstiklal Marşı benim de marşımdır demedi. İstiklal Marşı söylememekten dolayı mahkemeye giden arkadaşlarımız oldu. Hakim bile anlayamıyor bunu. Aslında anlıyor ama sonuçta önüne gelen dosyaya göre davranıyor.
Ben cezaevindeyken de solcuların işkence görmesine dayanamayıp, bağırdığım. Solcular için hücrede yattım
Nasıl oldu?
Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar. “Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki: “Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına çarptırıldım.
Kafanızdaki soyut devletle, hayatın somut devleti arasındaki fark, sizi nasıl etkiledi? Bir deprem yaşadınız mı? Biz kandırılmışız dediniz mi?
Yani öpmek istediğimiz bir el tarafından dövüldüğümüz hissine kapıldık mı? Ben aslında öpmek istediğim bir el gibi görmedim. Mücadele hayatımda da, bir yerin görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir milliyetçiler, ben böyle görüyorum.
Gerçekten devletin sizleri kullandığı hissine kapılmadınız mı?
Kullanıldığınız kavramı biraz ağır buluyorum; ama istismar edildiğimizi görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.
Ruhunuzda ve bedeninizde ne tür etkiler bıraktı işkence?
Öncelikle müthiş bir tecrübe birikimi oluşturdu, çok acı olsa da. Çünkü kendi bedenlerinde işkenceyi yaşamış, haksızlığı yaşamış insanlar olarak, işkencenin olmadığı bir dünyayı sağlamak istemek ve bunun için, gerekirse her türlü fedakarlığı göze almak kültürünü geliştirdi.
Bu olumlu kısmı, olumsuza gelelim.
Herhalde bunlar bedenimizde zaman içerisinde çıkıyor. Bazı arkadaşlarımız çok erken yaşlarda bunun tahribatlarını yaşıyorlar. Ben bedenen çok şükür sağlıklıyım. Belki iç dünyamızı diri tutan, bizim bir özelliğimiz olan inançlarımızdan kaynaklanan bir sabır kültürü var. İnançlarımız bizi öbürlerinden çok daha fazla korumuştur. Mesela ben beraber yattığım Dev–Genç genel başkanına diyordum ki, şimdi senin işin benden daha zor. Sen cezaevinden çıktığın zaman elli yaşına gelmiş olacaksın, ondan sonraki durumun ne olacak, evlenecek misin, çocukların olacak mı, bütün bunları düşünüyorsun. Çünkü o sabaha kadar çok fazlaca uyumadan kalırdı. Ben kalkıyorum, seccademi seriyorum. Namaza durduğumda başka bir âleme gidiyorum, burada yaşamıyorum. Beni tedavi eden böyle bir avantajım var. Bu da ruhi tedavi imkanı veriyor bize. Dolayısıyla bu ağır travmaya rağmen, hem bedenen, hem de ruhen sağlıklı kaldığımı düşünüyorum.
İdam edilenler ülkücüler:
Mustafa Pehlivanoğlu 7 Ekim 1980 Ankara
Cevdet Karakaş 4 Haziran 1981 Elazığ
İsmet Şahin 20 Ağustos 1981 İstanbul
Fikri Arıkan 27 Mart 1982 Ankara
Cengiz Baktemur 30 Nisan 1982 Elazığ
Ali Bülent Orkan 13 Ağustos 1982 Ankara
Halil Esendağ 5 Haziran 1983 İzmir
Selçuk Duracık 5 Haziran 1983 İzmir
Hapiste öldürülenler:
Hüseyin Kurumahmutoğlu 14 Temmuz 1987 ( Takke taktığı için dipçikle şehid edildi)
Şeyhmuz Durgun 23 Ekim 1985 ( Namaz esnasında dipçiklenerek şehid edildi)
C-5 İŞKENCE
Hakim bey..Hakim bey..bütün dünyamı
Yıkarak yaptılar benim sorgumu.
C-5 denen yere gözlerim bağlı,
Tıkarak yaptılar benim sorgumu.
Savcının ağzından şu okunanlar,
Benim suçum değil, hep yalan bunlar!..
Dövdüler hakim bey, ağzımdan kanlar,
Akarak yaptılar benim sorgumu.
Düştüm ki, bir sürü Moskof piçine
Biri de demedi; "bunun suçu ne?"
Tabancayı ta ağzımın içine
Sokarak yaptılar benim sorgumu.
Döve döve işettiler altıma,
Bayıldıkça sarıldılar hortuma,
Islatıp ıslatıp tekrar sırtıma,
Çıkarak yaptılar benim sorgumu.
Kimi vurdu, kimi baktı seyrime,
Jop izleri oluk oldu böğrüme,
Sigaranın ateşiyle bağrıma,
Çökerek yaptılar benim sorgumu.
Kimi şarap içti, kimisi rakı,
Karmakarışık oldu her türlü koku,
Döverek pisletip, ağzıma b...
Dökerek yaptılar benim sorgumu.
Jileti vurdular ileri-geri,
Dilim dilim oldu yarıldı deri,
Yarılan yerlere tuzu, biberi,
Ekerek yaptılar benim sorgumu.
Tırnağım söküldü kelpeten ile,
C-5 ler konuşsa gelse de dile,
"Su" diye yalvardım!.. Hep güle güle,
Bakarak yaptılar benim sorgumu.
Şişe ile zorladılar ..çımı,
Tuzlu su verdiler, yaktı içimi.
Derisinden kopanaca saçımı,
Çekerek yaptılar benim sorgumu.
Allahsız, kitapsız sekiz-on ayı,
Suçsuzum dedikçe, vurdu sopayı.
Burnuma soktular tornavidayı,
Bükerek yaptılar benim sorgumu.
Biri bu "Soyer"di domuzun dölü!..
Sesinden tanıdım, değilim deli.
Tenasül uzvuma ceryanlı teli,
Takarak yaptılar benim sorgumu.
Hakim bey; erkeklik kalmadı daha!..
Ölem diye çok yalvardım Allah'a.
Avuç içlerimden tutup çarmıha,
Çakarak yaptılar benim sorgumu.
Babamı almaya, eve gittiler.
Anama, avradıma neler ettiler!
Çocuğumun boğazından tuttular,
Sıkarak yaptılar benim sorgumu.
Yavrumu görünce çıldırdım dedim(!)
Ne derseniz kabul, saldırdım dedim.
Atatürk'ü bile öldürdüm dedim.
Yakarak yaptılar benim sorgumu.
Ozan Ârif anlatamaz kaygımı,
Yitirdim kanuna olan saygımı!
Velhasıl "Devlete güven" duygumu,
Sökerek yaptılar benim sorgumu.
Ozan Arif
Hakim bey..Hakim bey..bütün dünyamı
Yıkarak yaptılar benim sorgumu.
C-5 denen yere gözlerim bağlı,
Tıkarak yaptılar benim sorgumu.
Savcının ağzından şu okunanlar,
Benim suçum değil, hep yalan bunlar!..
Dövdüler hakim bey, ağzımdan kanlar,
Akarak yaptılar benim sorgumu.
Düştüm ki, bir sürü Moskof piçine
Biri de demedi; "bunun suçu ne?"
Tabancayı ta ağzımın içine
Sokarak yaptılar benim sorgumu.
Döve döve işettiler altıma,
Bayıldıkça sarıldılar hortuma,
Islatıp ıslatıp tekrar sırtıma,
Çıkarak yaptılar benim sorgumu.
Kimi vurdu, kimi baktı seyrime,
Jop izleri oluk oldu böğrüme,
Sigaranın ateşiyle bağrıma,
Çökerek yaptılar benim sorgumu.
Kimi şarap içti, kimisi rakı,
Karmakarışık oldu her türlü koku,
Döverek pisletip, ağzıma b...
Dökerek yaptılar benim sorgumu.
Jileti vurdular ileri-geri,
Dilim dilim oldu yarıldı deri,
Yarılan yerlere tuzu, biberi,
Ekerek yaptılar benim sorgumu.
Tırnağım söküldü kelpeten ile,
C-5 ler konuşsa gelse de dile,
"Su" diye yalvardım!.. Hep güle güle,
Bakarak yaptılar benim sorgumu.
Şişe ile zorladılar ..çımı,
Tuzlu su verdiler, yaktı içimi.
Derisinden kopanaca saçımı,
Çekerek yaptılar benim sorgumu.
Allahsız, kitapsız sekiz-on ayı,
Suçsuzum dedikçe, vurdu sopayı.
Burnuma soktular tornavidayı,
Bükerek yaptılar benim sorgumu.
Biri bu "Soyer"di domuzun dölü!..
Sesinden tanıdım, değilim deli.
Tenasül uzvuma ceryanlı teli,
Takarak yaptılar benim sorgumu.
Hakim bey; erkeklik kalmadı daha!..
Ölem diye çok yalvardım Allah'a.
Avuç içlerimden tutup çarmıha,
Çakarak yaptılar benim sorgumu.
Babamı almaya, eve gittiler.
Anama, avradıma neler ettiler!
Çocuğumun boğazından tuttular,
Sıkarak yaptılar benim sorgumu.
Yavrumu görünce çıldırdım dedim(!)
Ne derseniz kabul, saldırdım dedim.
Atatürk'ü bile öldürdüm dedim.
Yakarak yaptılar benim sorgumu.
Ozan Ârif anlatamaz kaygımı,
Yitirdim kanuna olan saygımı!
Velhasıl "Devlete güven" duygumu,
Sökerek yaptılar benim sorgumu.
Ozan Arif
Kürtlere ve sol görüşlülere işkence edildiği için devlet düşmanlığına soyunulduğunu ifade eden ve bunu konu başlığı yaparak devlete isyan hareketlerini meşrulaştırmak isteyen arkadaşlara bu yazı ithaf edilmiştir. Devlet zulmetmişse sadece kürtlere ve solculara değil, bizatihi devletinin yanında olan ülkücülerede zulmetmiştir.
Bazı kürtler ve solcular intikam almak için devlete isyana bahane bulmuş, seksen öncesi bıraktıkları yerden devam etmişler, illegal örgütlerle terör eylemlerine katılırken, ülkücü kareket yaşadığı zulme, adaletsizliğe, öpmeye kalktıkları elden yedikleri şamara rağmen devletü ebed müddet için, asalayla, pkk ile mücadelede etkin rol oynamış ve her şeye rağmen Türk Devletinin yanında olmuşlardır.
Türkün devletine alacağı tavır bundan başka bir tavır olamaz, işkenceyse, zulümse, bedel ödemekse ağabeylerimizde ödedi, ancak hayatlarının hiç bir dönemide vatan haini olarak anılmadıkları gibi, ömürlerinin sonuna kadarda şerefli bir mücadelenin onuruyla alınları ak vatansever olarak adlandırılacaklar.